Nasıl oldu da tüm canlılar için çok daha acısız ve tehlikesiz gerçekleşen en temel kendini üretme şekli dahi olağanüstü ölümcül olan bir canlı, gezegendeki hakim canlı türü konumuna gelerek tropik ormanlardan kutuplara, deniz kıyılarından yüksek yaylalara kadar dünyamızın her köşesini yaşam alanı haline çevirebildi?
***
İnsanın aletlerle olan ilişkisi son derece ilginç, karmaşık ama bir taraftan da basit ve olağandır. İnsan alet yapımını ve kullanımını sadece doğal dünyaya uyum sağlamak için değil, aynı zamanda fiziksel evrimin kurallarını değiştirmek için de gerçekleştirir. Bir diğer deyişle insan aletlerle kendini inşa eder.
İnsan aletler kullanılır, onlara inanır, alır verir, tutkuyla bağlanır, bazen uğruna ölür ve öldürür. Bir terziyi iğnesiz, bir okuyucuyu kitapsız, bir görme engelliyi bastonsuz, bir şoförü arabasız düşünemeyiz. Evlerin olmadığını, ısıtma sistemlerinin olmadığını, tarım üretiminin yapılmadığını ve buna benzer binlerce şeyin yokluğunu düşünmeye çalışın. İnsan olarak yaşamanın hemen hemen hiçbir imkanının kalmayabileceğini fark edeceksiniz.
İnsan yaşamı bizim bildiğimiz ve anladığımız şekliyle aletlerin varlığıyla ve kullanımıyla şekillenir ve tanımlanır. Kendi yaptığımız aletler olmadan neredeyse hiçbir şeyin bir anlamı kalmaz ya da fiziksel olarak varlığımız tehlikeye girer.
İnsanın aletli yaşama geçişi 3 milyon yıl kadar önceye dayanıyor. İnsanın taşı ilk keskinleştirip kullanmaya başladığı günden quantum bilgisayarlarıyla yapay zekaya sahip dev bilgisayarlar yarattığı günümüze kadar aletler fiziksel ve zihinsel olarak insan evriminin en temel noktası haline geldi. Bugün ortalama 70 sene ömre sahip olan bu savunmasız canlının evrenin kozmik gücüne karşı direnebilen bir noktaya gelişinin, hayvan türleriyle arasına müthiş ve kesin bir ayrım koymasının tek bir nedeni var: Teknoloji.
Teknoloji teriminin kökeni belli bir sanat, beceri gerektiren bir şeyi yapmanın sanatı Yunanca “techne” kelimesine dayanıyor. Bu terim olmadan, bunun gerçekleştirdiği aletler olmadan bildiğimiz şekliyle sadece insan tanımından uzaklaşmaz, evrimin acımasız yasalarının yok ettiği türler arasında yer almaktan kurtulamazdık.
***
En başa dönecek olursak, yani ilk insansıların evriminin başladığı günlere, insanlık tarihinin en büyük devrimi iki ayak üzerinde yürümeye başlamasıdır. İki ayak üzerinde yürümeye başlamak demek, ellerin topraktan kesilerek zihinsel beceriyle birleşerek teknolojik üretim becerisinin önünün açılması demekti. Serbest kalınca narin ve güçsüz ellerimiz tüm canlı dünyasının hakimi olacak evrim sürecini doğadan alarak, kendi gücüyle ve becerisiyle tanımlayacaktı.
Eller, milyonlarca yıl içinde bebekler için kürkten kundaklardan keskin taşlarla yapılmış oklara, ateşten küçük sığınaklara, tekerlekten arabalara, sabana kadar insan evrimini kökten değiştirecek teknolojilere şekil verdi. İnsanın, yeterli beceriye sahip olduğu noktada, artık hızlı ya da güçlü ya da dayanıklı olma gibi bir gereksinimi kalmadı. Hele hele günümüzde insanın fiziksel özelliklerinin pek az önemi kalmış durumda. Yani bize sürekli öğretilen Darwin’in meşhur doğal seleksiyonunun primitif kuralları artık insan için işlemiyor. Teknolojinin yarattığı insan artık altı büyük maymun türünden biri değil, kendi kurallarıyla yaşayan yeni bir canlı türü.
Yani biz insanlar bugün biyolojik olarak sınırlı canlılar değil yeni bir tür simbiyotik ilişki içinde olan zeki yaşam formlarıyız. Bu yeni ilişkinin tek tek bireyler ve toplumsal ilişkiler, toplumlararası ilişkilere olan etkisi çağımızın en büyük tartışmalarından.
***
Birçok genç için cep telefonları, bilgisayarlar ve televizyonun olmadığı bir dünyayı hayal etmek oldukça zor. Oysa cep telefonu bundan sadece 15 yıl önce yayılmaya başlamıştı. Ondan 20 yıl önce televizyon gelişmekte olan ülkelere yeni girmiş ve büyük bir heyecan yaratmıştı. Bugün vazgeçilmezlerimiz arasında olan arabalar, trenler ve uçaklar 19’uncu yüzyılın sonlarındaki icatlarla yaşamlarımıza girdi. İnsan evriminin milyonlarca yıl sürdüğü düşünüldüğünde bu teknolojik gelişimlerin hayatımıza girmesi insan gelişiminin çok kısa bir dönemi içinde gerçekleşti.
Hep insanların toplayıcı-avcılıktan tarım toplumuna geçişinin toplumu ne kadar değiştirdiği anlatılır. Tarım teknolojisinin gelişmesi insan topluluklarının kendini üretim merkezlerinin etrafında yeniden örgütlemesine neden oldu. Bu şekilde şehirler doğarak bildiğimiz medeniyetin kapılarını araladı. Birçok bilim insanına göre hepimiz ilk tarım toplumuna geçişin bir ürünüyüz.
Her ne kadar teknoloji tarım devrimini takip eden binyıllar içinde ilerleme gösterdiyse de sosyal yapı üzerinde bu gelişimin etkisi oldukça sınırlı oldu. Tarım devrimi kadar büyük etkiye sahip olacak tek toplumsal gelişme 18. yüzyıldan köklerini alan ve 19. yüzyılda gerçekleşen Sanayi Devrimiydi. Sanayi Devrimi sonrasında yaşanan teknolojik gelişim patlaması modern anlamda dünyamızı, tüm yaşamımızı yeni baştan şekillendiren en temel etken oldu.
***
James Watt ilk buhar motorunu icat ettiği zaman yeni aletin 10 beygir gücünde olduğunu hesaplamıştı. 1 beygir yaklaşık 10 insan gücüne eşitti. Yeni Watt’ın buhar motoru 100 kişinin yaptığı bir işi sürekli olarak yapma yeteneğine sahipti. Bir başka deyişle gün içinde üç vardiya halinde çalışan 300 işçinin yaptığı işi Watt’ın icadı bir anda yapabiliyordu.
Her ne kadar 19. yüzyılın yarı kölelik koşullarında çalışan milyonlarca işçinin maliyeti çok düşük olsa da makineli üretim çok daha ucuza mal oluyordu. Şu bir gerçek ki makineli üretim köle işgücünün önemini anlamsız hale getirdi. makineli üretim geliştikçe kölecilik anlamsız ve gereksiz hale geldi. Yoksa hiçbir “gelişmiş demokrasi” köleliğin ahlaki temellerle kaldırılmasını savunmamış ve eşit hakların modern yaşamın vazgeçilmez bir paydası olduğunu ifade etmemişti.
Bu sadece fiziksel değil, ahlaki ve politik gelişimimiz ve değişimimizin ekonomik değişkenler ve teknolojik gelişmelerle çok sıkı bir bağ taşıdığının açık bir göstergesi.
Mekanik saat, matbaa ve teleskobun icadı da bu tür gelişmelere örnek gösterilebilir. Orta Çağ’ın en büyük üç icadından biri olan mekanik saat insanlığa yeni bir zaman konsepti kazandırırken, matbaa oral geleneğin epistemolojisini ortadan kaldırdı. Teleskop ise Yahudilik-Hıristiyan teolojisinin temellerini sarsacak gözlemlerin yapılmasını sağladı. Bu üç icat ateş, keskin taş gibi hayati icatlar değildi ancak kültür ile aletler arasındaki ilişkiyi yeniden tanımladı.
Daha açık ifade etmek gerekirse; teleskopun icadı ve geliştirilmesinin ardından yapılan ölçümler, dinlerin dünyayı evrenin merkezine koyan teolojisini ve buna bağlı olarak geliştirilen dogmaların tümünü temelinden sarstı. Matbaanın gelişimiyle yayılan bu bilgiler toplumun kilise ve genel olarak dinle ilişkisini yeniden tanımlayacak bir döneme girildi.
***
Tıptaki teknolojik gelişimler ve uygulamaların insan yaşamını uzatmasının etkileri hesaplayamayacağımız kadar büyüktür. Modern aseptik ameliyatlar, aşılamalar ve antibiyotiklerin genel ölümler ve bebek ölümlerini azaltması sonucunda dünyadaki ortalama yaşam süresi 67.2 yıla çıktı. Ancak bu rakam İsviçre’de 81 iken Swaziland’da 39.5. Antik Yunan’da insanlar ortalama 28 yıl yaşarken Roma döneminde ise 40’ın biraz üzerindeydi.
Bu sadece teknik bir konu değildir. Ortalama yaşam süresinin yükseldiği toplumlardaki sosyal etki rahatça anlaşılabilir. Yaşam süresinin uzunluğu insanların yaşama bakış açılarına etki eder. Ölümün günlük olarak yaygın bir şekilde yaşandığı toplumlarda kadercilik ve yaşama farklı bir bakış açısı gelişiyor. Ortalama yaşam süresinin düşük olduğu ülkelerde şiddet daha yaygınken uzun olan ülkelerde ise şiddet oranı oldukça az.
Teknoloji aynı zamanda kültürel çevremiz konusunda etki sahibi. Matbaanın icadının bilgi üretiminde nasıl devrimsel ve demokratik bir gelişme yarattığını görüyoruz. Bu gelişim günümüzde bilgisayarlar ve internetin icadıyla kontrol edilemeyecek bir hal almış durumda. Modern iletişim araçları kültürümüzü demokratize etti. Geçmişte bilgi –o dönemleri kutsamaya meraklı çok sayıda insan olsa da- sadece bir zümre ile sınırlıydı. Toplum tabanına inmesi onyılları bazen yüzyılları alırdı. Örneğin Orta Çağ Avrupasında toplumun pek azı Latince ya da Yunanca bilirdi. Klasik sanat formları operalar, baleler sadece bir elit tarafından izlenir ve beğenilirdi. Toplumun bu sanatlarla kitleler halinde tanışması televizyon ve gramafonun icadı ile gerçekleşecekti. (Dünyada 1 milyondan fazla satan ilk albüm bir opera sanatçısı olan Caruzo’ya aitti)
***
Peki sadece bütün bu olumlu yönler teknolojinin bizim yaşamımıza etkisini ifade edebiliyor mu? Tabii ki hayır. Bir tür olarak bugüne kadar gelişimizin anahtarı olan teknolojinin yarattığı değişimin günümüzdeki hızının sonuçlarından olan yabancılaşma sosyal alanda yaşanan en büyük sorundan biri.
Yabancılaşma modernizmin, teknolojik gelişimin doğal olmayan fakat yaşanan bir sonucu. Modern bir sosyal varlık olmanın getirdiği ağırlık öncelikle bireyin üretime yabancılaşmasıyla başlıyor. Makinalaşan, üretim ilişkilerinin içinde üretken olmayan bireyin toplumsal ilişkiler, aile ve buna benzer değerler sisteminin ördüğü yaşam çerçevesi içinde kendini bulamaması oldukça yaygın görülüyor. Bu sistemin dışına çıkan ve modern dünyanın sürekli değişen gerçekleri içinde sürekli değişmek zorunda bırakılan bireyin yaşadığı zorlanmalar ağır psikolojik sorunlara neden oluyor. Bir araştırmaya göre günümüz dünyasının teknolojik gelişiminin amiral gemisi ABD nüfusunun yüzde 26’sı çeşitli düzeylerde psikolojik sorunlar yaşıyor. Bunların çok büyük bir bölümü de modern yaşam tarzının getirdiği sorunlarla tek başına başa çıkamamaktan kaynaklı.
Örneğin vasıfsız bir posta işçisi kendi yaşam ve üretim ilişkilerinden bağımsız bir şekilde, üzerinde hiçbir etkide bulunamayacağı teknolojik gelişimler nedeniyle kendini, kendi yaşam tarzını sürekli değiştirmekle yüz yüze. Örneğin internetin yaygınlaşmasının ardından dünyada hemen hemen tüm posta teşkilatları istihdam ettikleri kişileri en az yüzde 50 azalttı.
Teknolojik devrimin en büyük sorunlarından biri maddi üretime dayanma zorunluluğu. Bu nedenle sınırlı bir üretim gerçekleştirilirken, bu üretilen maddeler herkes tarafından paylaşılmak durumunda. İşte tam da bu noktada birçok ürün yaygın şekilde üretilerek tüm bu maddelere ev sahipliği yapan doğanın olağanüstü bir şekilde tahrip edilmesine neden oluyor. Sadece son yüzyılda atmosfere salınan karbondioksit oranı yüzde 35, metan oranı ise yüzde 150 artmış durumda.
***
Bugün birçok bilim insanı herşeyimizi teknolojiye, alet yapma becerimize borçlu olduğumuzu söylüyor. Ancak şunun da farkında olmalıyız: Teknoloji doğanın akışının bir parçası değildir. Teknolojik üretim insanın doğaya karşı olan mücadelesinden günümüzde başka bir forma girmiş durumda. Birçok ürün ekonomik ve politik bir kontekstte geliştirilip topluma sunuluyor. Ve bir kültür yaratma, yaşam değiştirme, toplumsal ilişkileri ve bağları kopartma gücüne fazlasıyla sahip.
İşte bu nedenle teknoloji, modernizmin sürekli olarak eleştiri ve kontrolüne tabii tutulması gerekiyor. Dünyayı günümüzde yaşadığımız şekilde var eden, bildiğimiz şekilde insanları var eden teknolojinin bir teknopoly (teknoloji tekeli) içinde değil de tüm insanlığa mal olan ve insanlığın ortak kullanımına açık bir noktaya getirilmesi şart.
SERDAR EROÐLU: En zayıfın silahı: Teknoloji