
„20 Aralık 2011 tarihi size bir şey hatırlatıyor mu? O gün saat 05.00’da Diyarbakır ve İstanbul başta olmak üzere birçok kentte onlarca gazetecinin kapısı „eş zamanlı“ çalındı. Gelenler bizi iyi tanıyordu, biz de onları.
Biz onları sokak ortasında adresli ve adressiz kurşunlardan, kameralar önünde pervasızca kol kırmalarından, aldıkları talimatları yerine getirirken „kadın- çocuk demeden“ kararttıkları hayatlardan, Türkiye’nin son 30 yıllık hatta 80 yıldır karanlık tarihinin sayfalarından tanıdık.
Yine çok değil son 3 yıldır „öldüremediğin en iyi Kürt tutuklu Kürt’tür“ diyerek avukatlar, siyasetçiler, seçilmişler, insan hakları savunucuları, kadınlar başta olmak üzere gerçekleştirilen Kürt avının uygulayıcıları olarak tanıyorduk onları. Onlar ise bizi ardılı olduğumuz Musa Anter, Gurbetelli Ersöz, Nazım Babaoğlu, Yahya Orhan, Metin Göktepe ve daha onlarca basın şehidinin mirasçısı olarak tanıyordu.
„Hiçbir şey karanlıkta kalmayacak“ diyerek karanlık tarihin karanlık uygulayıcılarını deşifre ettik; bir halkın kimliğinin, kültürünün, dilinin sesi olduk.
Plaza medyalarının aksine eylemlerde etkinliklerde polisin ardına sığınıp polis muhabirlerini esas almaktansa halkı esas aldık.
Sınır boylarında „barış“ için sabahlayan annelerle sabahladık; parçalanmış cenazeleri dağlardan toplayanların yanındaydık; toplu mezarlarda kayıplarının kemiklerini arayan anaların ağıtlarıydık.
Besta’da, Zap’ta, Tatvan’da, Kazan Vadisi’nde savaş suçu işleyerek kimyasal silah kullanan devletin teşhir edendik.
Asgari ücret ve sendikalı çalışma hakkı için sokağa çıkan emekçilerin; „teğet geçecek“ diyenlerin aksine „yoksullaşıyoruz, yaşam standartlarımız düşüyor“ diyen bilim insanlarının sesiydik.
Doğayı talan edip şirketlere peşkeş çekenlere karşı „HES’lere toprağımı vermem“ diyen Karadeniz köylüsünün yanındaydık.
„Üç çocuk“ öğüdü veren ataerkil zihniyetin yarattığı kadın katliamlarının karşısında, kadınların çığlığıydık.
Kotalarla topraklarından edilen köylülere, ekmesi-biçmesi yasaklanan, açlığa mahkum edilen çiftçilerin yanındaydık.
Dün bombalandık, öldürüldük; bugün „yargılanıp“ tutuklanıyoruz.
Biz bu oyunun farkındaydık, bile bile „lades“ dedik.
Senaryosu Başbakan ve İçişleri Bakanı tarafından yazılan oyunun 1. perdesi 72 saat boyunca emniyete sahnelendi. Hukukun değil, AKP hukukunun dayatıldığı, cemaat sohbetlerine „davet“ edildik. Bu „davet“lerde „balon şema“larıyla olmayan bir yapının „komitesi” ilan edildik ve taciz edildik.
Bu traji-komik oyunun 2. perdesi adliyede devam etti. Ne idüğü belirsiz şişirilmiş dosyalarla görevlendirilen savcılar tarafından, gazeteciliğin temel ilkelerinden bihaber biçimde haber kaynakları ve yapılan haberler üzerinden „derin“ bir sorgulamadan geçirildik.
Bizlere, doktora „neden bu hastayı tedavi ettin“ sorusu sorulur gibi „neden bu haberi yaptın“ denildi. Yaptığımız işin aleniliğine rağmen varlığı yokluğu belli olmayan „gizli tanık“ ifadeleriyle kriminalize edildik.
Oyunun son perdesinde (en azından şimdilik) ise sevk edildiğimiz mahkemede hakimlerin „inisiyatif biz de değil“ itirafıyla tutuklandık. İnisiyatifin kimde olduğunu Samanyolu TV tutuklama kararından yarım saat önce tutuklanan gazetecilerin sayısını vererek gösterdi.
Kısacası Başbakan Erdoğan’ın talimatı „namlı“ İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in „terör“ çerçevesi, cemaat polisinin „acar“ avcılığı ve figürandan öteye gidemeyen mahkemenin kararıyla mesleğimizi icra edemez hale getirildik. Roboski Katliamı’nı plaza medyasının Kürt basınından 9 saat sonra vermesi „neden Kürt basını hedef alındı?“ sorusunun en iyi yanıtı.
Bu vesileyle tüm meslektaşlarımıza şu çağrıyı yapıyoruz: Unutmayalım ki, gazeteciler olarak iktidarlara karşı kamunun vicdanıyız.Bu ateş sizi de yakmadan sesinizi sesimize katmanızı bekliyoruz.“
HABER MERKEZİ
Gazetecilik mesleği yargılanıyor
Meslektaşlarına „Yaman Çelişki“ başlıklı mektup gönderen Dicle Haber Ajansı’nın tutuklu muhabiri Çağdaş Kaplan da yaygın medyada, „Onlar gazetecilik faaliyetinden değil örgüt üyeliğinden tutuklular“ açıklamaları ile Adalet Bakanlığı’nın ısrarla “sadece 8 gazeteci tutuklu“ sözlerine dikkat çekerek „Tutuklu gazeteci sıfatı ile anılmak için hangi suçu işlemiş olması gerekir“ diye sordu. Kaplan, yargılananın gazetecilik faaliyeti olduğuna dikkat çekti ve „Kamuoyunda ‘puşi davası’ olarak bilinen davada yargılanan Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül’ün telefon rehberinde cep telefonu numaramın kayıtlı olması, telefonla programlara haber aktarmam, haber için çektiğim eylem fotoğrafları suç olarak görüldü“ dedi.
Ankara temsilcine görüş yasağı cezası
Tutuklu gazetecilerden Dicle Haber Ajansı Ankara Temsicisi Kenan Kırkaya’nın çıplak arama yaptırmadığı için 1 ay görüş yasağına çaptırıldı ortaya çıktı. Olayın 27 Aralık’ta Metris Cezaevi’nden Kandıra F Tipi Cezaevi’ne sevkedildiği sırada Kırkaya’ya kapıda çıplak arama yapılmak istenmesine üzerine yaşandığı öğrenildi. „Zaten cezaevinden geliyorum. Kendimi bu şekilde aratmam“ diyerek çıplak aramaya karşı çıkan gazeteciye 1 ay görüş yasağı verildi.
Avrupa Parlamentosu gündeminde
Avrupa Parlamentosu üyesi Niki Tzavela, İran, Eritre, Çin, Myanmar, Vietnam ve Türkiye’de cezaevinde bulunan gazetecileri verdiği bir soru önergesiyle gündeme taşıdı. Türkiye’de çok sayıda gazetecinin cezaevine konulduğuna dikkat çeken Tzavela önergesinde, „Komisyonun gazetecilerin hapse atılması karşısındaki resmi pozisyonu ne? Bu veriler söz konusu ülkelerdeki sansür hakkında ne anlatıyor ve soruna çözüm bulmak için ne yapılacak?“ diye sordu.