Vahşetle, katliamla geldi yeni yıl. İnsan hoş geldin diyemiyor.
Devletin bombalarıyla parçalanan çoğu körpecik çocuk, 35 köylü katledildi. Parçalanmış bedenler dağıldı her bir yana.
Diğer yandan gruplar halinde insanlar tutuklanıyor. Gerçeği yazmaya çalışan gazeteciler zindana atılıyor. Haksızlığı protesto edenler coplanıyor, yerlerde sürükleniyor. Zulmün sonu gelmiyor.
Olayları örtbas edemeyen hükümet yine göz boyama peşinde. Yaşanan son olaylar üzerine de çoğu devlet aktörleri, tıpkı bir tiyatro oyunu gibi her gün maskelerini taktı, kostümlerini giydi, ezberlenen repliklerle defalarca izlediğimiz bir oyunu yeniden sahneledi. Kendilerine mikrofon uzatılan her biliciden ciddi ve güvenilir adam pozları aldık, yine bol bol nutuklar atıldı.
İnce ayarlarla sisteme endekslenmiş medya olayları ya görmezlikten gelip üç maymunu oynuyor ya da konuşunca kara kutusundan kan sızdırıyor.
***
Ve sen; toplumun büyük bir kesimi, ey sessiz çoğunluk.
Olayların gerçek sebeplerini anlamaya çalışmak yerine, hala hamasetin dümen suyunda kulaç atıyorsun, düzenin yıllarca beynine zerk ettiği önyargılarınla ve ezberlerinle düşmanlık ve nefret edebiyatı yapanlara payanda oluyorsun.
Ve sen… Sormuyor, araştırmıyor, soruşturmuyorsun.
Bizi bize kırdıran en büyük sebebin kökleşmiş saplantılarımız ve paranoyalarımız olduğunu bir türlü anlamıyorsun. Maruz kaldığın kuşatmanın mağduru olduğun gibi, sebebi de olmanın açmazı içerisinde olduğunu görmüyorsun.
Nazım Usta’nın dediği gibi -söylemeye de dilim varmıyor ama- ‘dünyanın en tuhaf mahlukusun, akrep gibisin kardeşim’
‘...Ve bu dünyada, bu zulüm / senin sayende. / Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer / ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin, /demeğe de dilim varmıyor ama / kabahatın çoğu senin, / canım kardeşim.”
Hiçbir şey sana sunulandan ibaret değil. Bir takım yaftalarla gerçeği saklıyorlar. Medya çok yönlü bombardımanıyla beyninin ve yüreğinin son kalelerini de ele geçiriyor.
Sistem senden, senin gibilerden alıyor gücünü, sizi kandırıyorlar, kullanıyorlar... Siz de yalanı gerçek sanıp oyuna geliyorsunuz.
Üstelik ne onlar gibi enseniz kalın ne de tuzunuz kuru... Çoğunuz yoksulsunuz, başınızı sokacağınız bir kondu, geçim derdi çoluk çocuk...
Yüreğinin resmi ve gizli tarihinde sana kahramanlar ve soytarılar bahşeden hayat, yeni dekorlarla değiştiriyor sahnesini. Oluşturulan her oyunda yeni roller verilip, yeni replikler ezberletiliyor sana. Vicdanını başkalarının bozuk terazisinde tartıyorsun. Sen konuşmadıkça, yeter demedikçe birkaç atar tutar takımı senin adına ahkam kesiyor, vuruyor, kırıyor yok ediyor. Oyunun dışına çık, ben artık oynamıyorum bu oyunu de... Boz ezberlerini.
Kimi zaman geçmişte kalmış bir çarpıntı yoklar yüreğini. Sonra hayat ‘normal’e döner, düne benzeyen bir gün daha başlar ve yine bir labirentin çıkmaz yollarında kaybolursun.. Çığlıkları duymazlıktan geliyorsun. ‘Ölüm’ yalnızca dört harfli bir sözcük sanki... Görmüyor, duymuyor, söylemiyorsun. Sanki gözlerin, kulakların, dilin yok. Çünkü bir şarkın yok senin, bir yağmurun yok... Her şeyi aklının sana ayarlı kefesindeki terazide tartıyorsun. Duyguya yer kalmadı mı dünyanda, aklın celladın oldu. Bir sıcak merhabaya niye uzaksın?
***
Bu oyunu bozacak bir yol olmalı... Yüreğini yokla, bir parça umut kalmıştır mutlaka... Tomurcuklanmayı, sulanmayı bekleyen... Bir sabah selamı, biraz empati, biraz vicdan sızısı... Kalmıştır mutlaka.
Kaldır başını kan uykulardan… Dinle bak; „Ne zulüm ne merhamet, yalnızca adalet” istiyor birileri.