
İnsan Hakları Derneği'nin açıkladığı verilere göre, şu anda Türkiye ve Kuzey Kürdistan hapishanelerinde 145 bin 615 mahpus var. (Bu sayı, 2005 yılında 55.570) Ülkedeki hapishanelere her gün bir yenisi daha ekleniyor. Sadece AKP döneminde, memlekete tam 68 yeni hapishane 'kazandırıldı!'
Devletin 'çözümü' cezaevi
Bu verilerle bahsi edilen, memleket tarihinin en büyük tutuklama furyası. Elbet bir niyeti var. Hapishanelere belediye başkanı, milletvekili, yaşlı, genç, çocuk demeden doldurduklarına bakıp ibret almamızı ve onların dışarı çıkabilmesi için her şeye boyun eğip, ufak kırıntılarla yetinmemizi bekliyorlar. Yetmiyor, yeni 'hapishane kompleksleri' vaatlerini alkışa tutmamızı bile bekliyorlar! Başbakan'ın Amed mitinginde dillendirdiği, "Diyarbakır'a yeni, daha büyük bir hapishane yapacağız" vaadini hatırlayın. Yani hapishaneler gerçeğiyle ilgili devletin çözüm önerisi, daha fazla hapishane!
Değil mi ki, planı hep elinde patladı egemenin. Halkı yıldırmak, korkutmak için yükseltilen hapishane duvarlarının ardındaki yılmaz direniş, halkın özgürlük çığlığına rehberlik etti. Bunun da en iyi örneği, Diyarbakır 5 Nolu Zindanı'nındaki vahşet ve gelişen direnişin Kürt Özgürlük Hareketi tarihinde tuttuğu yer.
İhlaller ülkesi!
Hapishaneler gerçeği, en yalın haliyle bugün de devam ediyor. İnsan Hakları Derneği'nin verilerine göre, 2013 yılı sonu itibariyle hapishanelerde 620 ağır hasta tutsak ölüme direniyor. Adalet Bakanlığı'nın bir soru önergesine verdiği yanıta göre, 13 yılda hapishanelerde yaşamını yitiren tutuklu ve hükümlü sayısı 2 bin 300. Yine sadece 2013 yılında 316 kişi hapishanelerde hayatını kaybetti, 843 işkence ve kötü muamele, 824 sağlık hakkı ihlali, 222 haberleşme hakkı ihlali, 1522 sürgün sevk, 1036 disiplin cezası kayıtlara geçti.
Adım atmamakta ısrar
Özellikle hasta tutsakların durumu, Kürt sorununun demokratik çözümüne dair umutları da baltalayan bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Birçok tutsağın ölüm sınırına dayanmasına karşılık hükümet, adım atmamakta ısrar ediyor. Tutsaklar, adeta dört duvar ardında ölüme terk ediliyor.
Konuya dair görüşüne başvurduğumuz Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Hukuk Dayanışma Dernekleri Federasyonu (TUHAD-FED) başkanı Zübeyde Teker, hasta tutsaklar konusunda şunları söylüyor: "Hükümetin tutumunu ne hukuk ne de ahlak ölçüleriyle açıklamak mümkün. Çıkardığı sözüm ona hukukta 'iyileştirme' yasalarının tümü, siyasi tutsaklara karşı halen aşırı güvenlikçi ve intikamcıdır. Temelini yasalarda alan bu durum, bir de takdir yetkisine sahip yargı mensuplarının faşizan anlayışıyla birleşince, adalet yargı faşizmine bir bütün kurban ediliyor."
Çözüm sürecinin ilk şartı
Hasta tutsakların tahliye edilmemesinin barışa da büyük darbe vurduğuna dikkat çeken Teker, "Hasta tutsaklar, çözüm sürecinin ilk şartıydı. Ancak bugüne kadar hiçbir konuda üstüne düşeni yapmayan hükümet, bu konuyu da sürüncemede bıraktı. Yaptığı yasal değişikliklerle sorunun çözülmesinden çok karmaşıklaşmasına sebep oldu. Adli Tıp Kurumu ve güvenlikle ilgili maddelerin olduğu reform paketlerindeki hakimin takdir yetkisiyle birlikte tahliyeler zorlaştı. Şu ana kadar 8 arkadaşımız tahliye edildi. Ancak halen birçok arkadaşımız tahliye edilmeyi bekliyor" diye belirtiyor. Teker ayrıca, hasta tutsakların durumuna dikkat çekmek için önümüzdeki günlerde Amed'den Ankara'ya 20 günlük bir yürüyüş gerçekleştireceklerinin bilgisini veriyor.
Tüm iktidarların tutumu ortak
Tutsaklarla ilgili çalışmaları ve ölüm orucunda sakat kalan tutsakların hikayelerini anlattığı Simurg filmiyle tanınan yönetmen Ruhi Karadağ da, F tipinin sadece cezaevlerine değil, toplumun geneline de uygulanmak istendiğine dikkat çekiyor. Hasta tutsaklarla ilgili bütün iktidarların aynı tutumu benimsediğini hatırlatan Karadağ, "İktidara gelen tüm partiler, zehirlerini öncelikle cezaevlerine akıtıyorlar" diyor.
Sürgünler devam ediyor
20 yıldır cezaevleriyle ilgili çalışmalar yaptığını sözlerine ekleyen Karadağ, şunları aktarıyor: "Türkiye'de son dönemlerde de sürgünlerle devam eden hasta tutsaklar üzerindeki baskılar, hız kesmeden devam ediyor. Ölümleri dikkate almayan siyasi iktidar, her geçen gün yeni ölümlerin olması için neredeyse çaba sarf ediyor. Düşünün ki, Adli Tıp'ın 'Salıverilmesi zorunludur' dediği hasta tutsaklar bile inadına cezaevlerinde tutuluyor ve sürgünler inadına devam ediyor. Tüm dünya da bu olumsuzluklara seyirci kalmakla, Türkiye'nin suçuna ortak oluyor."
Hasta tutsaklar anlatıyor...
Hacer Arıkan'ın adı, ilk anda bir şey çağrıştırmıyor olabilir. Fakat herkesin zihninin bir yerinde, onun haykırışı vardır. 19 Aralık 2000'de, 'Hayata Dönüş Operasyonu' adıyla gerçekleştirilen katliam sırasında Bayrampaşa Cezaevi'nden diri diri yakılmış bedeniyle çıkarken tanıdık onu. İçeride 6 kadın devrimcinin daha diri diri yakılarak yaşamını yitirdiğini haber veriyordu. Birkaç yıl sonrasından ise, başka bir fotoğraf daha kazılı hafızamıza. Arıkan'ın, "Devrim yaptığımız zaman çok güzel olacak her şey. Çünkü ben bu devrime güzelliğimi verdim" dediği fotoğraf...
19 Aralık’ın etkisi
Arıkan şimdi, Almanya'da sürgünde yaşamak zorunda. Katliamdan ona kalan kalıcı hastalıkları nedeniyle tahliye edilmesinin ardından bile davaları devam etti. Fakat buna rağmen hayat dolu olan Arıkan şunları söylüyor: "19 Aralık 2000'de bizlere uygulanan çok ağır şiddet, aslında topluma uygulanmış oldu ve toplum sesini çıkaramaz hale getirilmek istendi. Cezaevine yapılmıştı, ama etkisi topluma oldu. Toplum da sessizliğe gömülmüştü. Ama geçen seneden bu yana, Gezi'den bu yana, insanlar susmamak gerektiğini söylüyor. Farklı kesimlerden insanların bir araya gelerek yaptıkları eylemler, uzun süren sessizliğin dağılması oldu."
'12 Eylül'den de kötü'
Konuyu hasta tutsaklarla getirdiğimizde, Hacer Arıkan'ın sesi ağırlaşıyor: "12 Eylül'ün acımasızlığı içinde bile insanlar hiç değilse acılarını birbirleriyle paylaşabilme zemini bulabiliyorlardı. Çok acılı bir dönemdi; ama insanlar hiç değilse acılarını birbirleriyle paylaşarak hafifletebiliyorlardı. Şimdi cezaevlerideki F tipleriyle o ortam da tamamen hasta olan insanların elinden alınmış durumda. Aynı odadaki 2 tutsak da hastaysa ne olacak? Kim bakacak? Durum 12 Eylül'den de kötü."
Diyabeti işkenceye çevirdiler
Deniz Dêrsim de bir hasta tutsak olarak hapishanelerde yıllarca kalmış ve 19 Aralık Katliamı'nı da yaşamış eski tutsaklardan... O da Almanya'da, sürgünde yaşamak zorunda. 1999 yılında PKK üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanan Dêrsim, diyabet hastalığına rağmen 6 yıldan fazla hapis yatmış.
Hapishanede yemekten suya, haberleşmeden sağlığa kadar her şeyin işkence metoduna dönüştürüldüğüne dikkat çeken Dêrsim, "Devlet, diyabet hastalığımı bana karşı bir işkence yöntemi olarak kullandı. Diyabet hastası olan bir insan, günde dört defa insülin kullanmak ve diyet yemekler yemek zorundadır. Zaman zaman ilaçları geciktirme, insülini ulaştırmama, mevcut ilaçların buzdolabında değil dışarıda saklanması gibi bilinçli davranışlar, şekerin yükselmesine ve bu yükselmeler vücudumdaki bütün kılcal damarların çatlamasına yol açtı. Bu da gözlerime yansıdı. Sol gözümde görme yetisi tamamıyla kaybolma noktasına geldi. Sorgu sırasında baş parmak tırnağım çekilmişti; o tırnağım artık gelmiyor. Vücudumun çeşitli yerlerinde işkence izleri var" diye anlatıyor yaşadığı zulmü.
Ölümcül hastaya müebbet
Delil İldan, bir ölüm orucu gazisi. 1996'da tutuklanmış ve tutuklanmasının ardından henüz 3 ay geçtikten sonra ölüm orucuna başlamış. 69 günlük ölüm orucu direnişi ardından, kalıcı Wernicke-Korsakoff hastalığına yakalanan İldan, hasta haliyle, ihtiyaçlarını bile göremez haldeyken, 4 yıl daha tutulmuş cezaevinde.
1999'un sonlarında Cumhurbaşkanlığı kararıyla şartlı tahliye edilen İldan, bugün İsviçre'de sürgünde yaşıyor. Hiçbir şey hatırlamıyor. Konuşamıyor. Yalnız başına hareket edemiyor. Türkiye'deyken, bu haline rağmen sürekli mahkemeye çağrıldı. Hapishaneden çıkmasının ardından, belediyeden üç yıl boyunca engelli yardımı aldı. Ancak Jandarma'nın sağlam raporu vermesi ardından o da kesildi. 2013 yılında ise, yargılandığı davadan karar çıktı: Müebbet hapis! İldan'ı Ruhi Karadağ'ın yönettiği Simurg filminden de, yine suskunluğuyla tanıyoruz. Görüşüne başvurduğumuzda da zorlukla konuşuyor.
Sürgün en ağır bedel
Engelli olmasına rağmen sürgüne gönderilen İldan, "Türkiye'ye geri dönmek istiyorum. Benim gibi burada yüzlerce arkadaş var. İsviçre'ye daha yeni geldim. Gurbette, sürgünde olmak her şeyden ağır bir bedel" diye anlatıyor, yaşadıklarını.
Hasta tutsakların durumuna çok üzüldüğünü sözlerine ekleyen İldan son olarak, "Serbest bırakılmalarını, dışarıda tedavi edilmelerini istiyorum" diyor.
OSMAN OÐUZ