
A. Kadir Konuk ve Derya Cebecioğlu’nun ‘’Kayıp Ruhlar-Sevdayı Beklerken’’ kitabı Belge Yayınları tarafından bir süre önce okura sunulmuştu. Konuk ile Cebecioğlu’nun birlikte kaleme aldığı ‘’Kayıp Ruhlar’’ romanı, Türkçe’de iki yazarın birlikte kaleme aldığı ilk roman özelliğini taşıyor.
12 Eylül 1980 öncesi ve ardından gelişen olayları akıcı bir biçimde kaleme alan yazarlar, Resul ile Sevda’nın kavgası ve sevdası ile bir Türkiye panoraması çiziyor. Bir solukta okunabilen kitap, dönemi yaşayanları anılar deryasında yaşatırken, genç okurlara ise ‘büyüklerimiz neler yaşamış, niye bu haldeyiz’i sorduracak.
Eylül 2011’de yayımlanan kitap, yazar Konuk’un 19 Mayıs’ta Almanya’nın Rüsseselsheim kentinde katıldığı okuma gününde elime geçti. Okuma gününde kitabı okuyup da gelenlerin arasında yazar Yener Orkunoğlu da vardı. ‘Kitapı nasıl buldunuz?’ sorusuna Orkunoğlu, ‘’Kitap hem güldürdü hem de ağlattı. Dönemi yaşarken, farkına varamadığım birçok şeyi kitap hatırlattı’’ dedi. ‘’Neden Kayıp Ruhlar?’’ diye Konuk’a sorulduğunda ise; Türkiye’de 17500 faili meçhul var, bunların nerede olduğu tartışılıyor. Kimin kaybettiği de kamuoyunca biliniyor. Yalnız 12 Eylül öncesinde meydanları dolduran Türkiyeli 10 binler neredeler? Bu sorunun neden Kayıp Ruhlar sorusuna yanıt olduğunu düşünüyorum’’ dedi.
Şimdiye kadar 27 kitaba imza atan Yazar A. Kadir Konuk, ‘’Kayıp Ruhlar’’ı şöyle özetliyor: ‘’Romanda 12 Eylül öncesinde devrimci örgütlerde yer almış, örgütlerinin sağlam elemanları olmuş, değişik olayları yaşamış, sonra siyasi düşünce ayrılıkları nedeniyle örgütlerinden kopmuş, ayrılmış, atılmış, uzaklaştırılmış insanların iç dünyaları, özlemleri, acıları ve umutları bir aşk öyküsü çerçevesinde ele alınmaya çalışıldı.’’Bu yanıtların ardından kitabın bir an önce okunması gerektiğine karar verdim.
Tanığıyım, mağduruyum
Yazar Konuk’un kitaplarını okuyanlar bilir. Konuk kitaplarında (yazılarında da) mizahi bir dil ile çok sayıda fıkra ve şarkılardan bölümler kullanıyor. Tabii diğer bir yazar da ‘eski’ Gırgır’ın yazarı Cebecioğlu olunca trajikomik bölümler daha da fazlalaşmış. İki yazarın ‘’Kayıp Ruhlar’’ı kaleme alması, okuru ayrıca meraklandırıyor; nasıl bir roman olmuş, ne mesaj vermiş? Kitabı okumaya başlamadan kendime sorduğum sorular idi, okuduktan sonra ise, iyi ki okudum, dedim.
Kuşak olarak gençliğe yeni adım atan ve 12 Eylül öncesini kısmen yaşayan biri olarak, roman ile birçok anım depreşti. Romanda geçen ana mekan, çocukluğumun, gençliğimin geçtiği yer olunca (Kadıköy-Kuyubaşı), zaman zaman olayların kahramanı, mağduru ve eleştirmeni olarak kendimi buldum.
Yazarlar, Türkiyeli sol örgütlerinin dağınık durumunu, elemanlarının savrulmasını, ‘’Utanıyorlardı, içlerinde devrimci düşüncenin korları sönmemiş olsa da alanlara çıkamıyorlardı. Kalabalıklardan kaçtılar, mitinglerden uzak durdular, evlerinde çürümeye başladılar. Bazıları iç çelişkilerini çözemeyince intihar ettiler’’ (S.158) sözleriyle çarpıcı biçimde romana yansıtıyor. Kitapta, Kürt Özgürlük Hareketi’nin yükselişi de anlatılıyor: ‘’Yıllardır dağarda yiğitçe direniyor insanlar. Müthiş saygı duyuyorum o insanlara. İnan gidip katılmayı çok istedim. Bırak düşüncelerine katılmayı falan dedim kendime, git bir tetik ol. Ama yapamadım. Ben onları kabullensem de onlar beni bu halimle kabullenmezlerdi.’’ (S.209)
‘’Kayıp Ruhlar’’ kitabı çıkalı dokuz ay oldu, ancak basında hak ettiği ilgiyi henüz bulmadı. Son otuz yılda, Türkiye sol-devrimci örgütlerde farklı düzeylerde yer almış, sempatizanlık yapmış her bireyin kendisini içinde bulacağı bir kitap. Romanın kahramanlarından Resul, yaşananları ‘’Sana unut demeyeceğim ama tümüyle geçmişini yaşama, güzel anılarına sarıl, onlarla neşelen, gül, hani şair demiş ya ‘acıları da bal et’, daha beceremedin, koy kavanoza turşu olsunlar’’ (S.54) şeklinde ifade ediyor. Roman, ‘’Bir yürüyüş vardı, bilinmeyen adreslere yapılan bir yürüyüş. Yaralı, gönülleri kırık, yüzleri ışıksız insanlar akın akın katılıyorlardı yürüyüşe. En önde yalın ayaklı, parçaları tifitklenmiş, kirli pantolonlu, paltolu Dert Baba, onun arkasında tekerlekli sandalyelerde oturanlar gidiyorlardı. Koltuk değnekliler onların arkasında, takma elli, takma bacaklılar onları izliyorlardı. Sağlamlar hala çok gerilerde, sürünerek geliyorlardı. Resul uyandığında İstanbul’da yeni bir sabah başlıyordu’’ (S.332), cümleleriyle sonlanıyor.
CEMAL TURAN
‘Kaybolmuş insanların sesi’
‘’Kayıp Ruhlar’ın iki yazarından biri olan ve okurlarımızın yakından tanıdığı A. Kadir Konuk’a birlikte romana ilişkin sorularımızı yönelttik.
İki yazar birlikte yazma fikri kimden ve nasıl oluştu?
Başka insanlarla birlikte bir şeyler yaratmayı seviyorum. Bir kaç yıl önce ‘Beybun’ isimli internet sitesinde yazarken ‘Neden olmasın’ diyerek öneriyi götürdüm sevgili Derya Cebecioğlu’na, kabul etti, giriştik yazmaya.
Türkiye’de daha önce iki, üç yazarlı belgesel ya da araştırma kitapları yayınlandı, ama iki yazarlı bir roman var mı bilmiyorum. Olmadığını düşünüyorum. Biz yaptık oldu. Sadece Derya Cebecioğlu ile değil, benimle birlikte bir şeyler yapmayı isteyen herkesle üretmeye hazırım. Bundan zevk alıyorum. Yaşamın yarıdan fazlası ise yapılan işlerden alınan ‘zevk’tir!
12 Eylül öncesinde birbirinizi tanıyor muydunuz?
Hayır! Sevgili Derya Cebecioğlu ile hiç yüz yüze gelmedik. Fotoğraflarını gördüm sadece. O da beni kitaplardan, gazete haberlerinden, internet sitesinden tanıyor zaten. Bazen telefonla, bazen e-maillerle tartıştık konuyu. Ben düşüncede oluşan roman taslağını anlattım, Derya genç bir insan olmasına karşın dönemi iyi bilen biriydi. Yazmak zor olmadı.
‘’Her yaşam bir romandır’’ diye bir deyim var, sizin kitapta ise ‘iki yaşam’ bir roman olmuş. Yazarken, kurguda ve belirlemelerde sorunlar çıkmadı mı?
Gerçekte ‘Sevda ve Resul’ kişiliğinde, hiç de yabancısı olmadığımız binlerce insanın yaşamını şekillendirmeye çalıştık. Kurguda güçlük çekmedik. Bazen Sevda’nın mektupları Resul’a yol gösterdi, bazen Resul’un iç kavgası Sevda’ya yeni mektuplar yazdırdı. Romanın yazımında tek bir dil kullanabilmek için tümünü bir kaç yazımdan sonra ben düzenledim.
İstanbul’un Kadıköy-Kuyubaşı semtini ana mekan seçmeniz, bir tesadüf mü?
Hayır, bu bir tesadüf değil. Şimdi adı Marmara Üniversitesi olan yerde eskiden Atatürk Eğitim Enstitüsü vardı ve ben o okulun pedagoji bölümünde üç yıl okudum. Okulu bitirmeme iki ay kala kaçağa düştüm ve okulu terkettim. Okul döneminde devrimci mücadelede önemli bir yer almış, birçok örgüte militanlar yetişmişti. Fikirtepe’de gecekondu mahallesi olarak mücadelenin değişik evrelerine tanık olmuştu.
Kadıköy ise romanda Resul’un mesleği olan ‘turşuculuk’ nedeniyle öne çıktı. Öğrencilik yıllarımda o turşuculardan turşu almak, turşu suyu içmek, o manzarayı uzun uzun seyretmek severek yaptığım işlerden biriydi.
Kitap yayınlandıktan sonra, ‘Kayıp ruhlar’dan sizlere tepkiler geldi mi? En çarpıcısı ne idi?
Kitap yayınlandıktan sonra öyle çok sayıda yazılı eleştiri, değerlendirme almadık diyebilirim. Neredeyse tam bir sessizlikle karşılaştı kitap. Oysa yoğun bir eleştiri, hatta küfür bekliyorduk. Kitabı okuyanlardan bazıları orada kendilerini, kendi yaşamlarını bulduklarını, çok etkilendiklerini yazdılar kısaca.
Biz Derya ile asla övgü beklemedik, yaşanmışlara dikkat çekmek, yaşayan ama kaybolmuş insanların yüreklerinin sesi olabilmek için zorlu bir konuya el attık. Gönül isterdi ki devrimci çevrelerde kitap tartışılsın, gerekirse yerden yere vurulsun, ama olmadı. Çünkü ‘görmemek’ en azından konuyu tartışmamak demekti. Tartışmak ise günümüzde de ne yazık ki tehlikeli sayılıyor hala.
Kulaktan kulağa gelen bir kaç sözcük ise ‘Bizlerin zaten dönek olduğumuzu, devrime sövdüğümüzü, bu nedenle yazılanın devletin işine yarayacağını’ belirtiyordu. Bir ürünün elbette seveni de söveni de olur. Biz buna hazırlıklı olarak giriştik bu işe. Yarattık, gerisi okurun bileceği bir şey.