Yani “halkın iradesi özgür”, ama halkın kendisi özgür değil.
Bu nasıl bir iş..
Bu şöyle bir iş: Türk parlamentosu yani TBMM, halk egemenliğini temsil etmiyor. Etseydi, vekiller özgür olunca, halk da özgür olurdu.
Bir de şu var:
Merkezi devletin Meclisinde vekiller serbest... Ama “yerel yönetimlere” seçilenler, Belediye Başkanları, yerel Meclis üyeleri hapiste...
Bu nasıl bir iş?
Bu şöyle bir iş: Türk devleti merkezi, bürokratik, ceberrut bir devlet. Merkezi devletin Meclisindeki vekilleri serbest bırakıyor, ama yerel yönetimlerin seçilmişlerini hapse atıyor..
Sonuç şu: Türkiye’de “halkın egemenliği” yok...Öyle olsaydı, vekil serbest, halk hapiste olmazdı.
Türkiye’de merkezi bürokratik ve ceberrut bir devlet diktası var. Öyle olmasaydı, merkezi Meclisin vekilleri serbestken, yerel meclislerin seçilmişleri hapiste olmazdı...
Buradan nasıl bir sonuç çıkıyor?
Birinci sonuç şu: Tüm Türkiye için, egemenliğin kayıtsız şartsız halkta olduğu, vekillerin sadece o halk adına egemenlik hakkını kullandığı bir demokratik cumhuriyetin kurulması zorunludur. Vekili serbest, halkı hapis bir Cumhuriyet cumhuriyet değildir. Batması daha iyidir.
İkinci sonuç ise şu: Kürdistan ve tüm yereller için, yerellerdeki halkın kayıtsız şartsız egemen olduğu demokratik özerk bölgeler kurulmalıdır. Merkezi seçilmişlerin serbest, yerel seçilmişlerin hapis olduğu bir devlet, bürokratik ve ceberrut bir devlettir. Böyle bir devlet “yıkılacak elbet”...
İşte böyle...Türk usulü “ileri demokrasi” bu tür bir şey...
Başka gudubet durumlar da var...
Yapmış mı, yapmamış mı bilmeyiz, ama, “darbe yapmaktan” hükümlü Balbay’la, KCK’li olup olmadığını bilmediğimiz Selma Irmak aynı kefeye konmuş.
İtirazım var...
Farzedelim ki, bu devlet Balbay ve Irmak hakkındaki suçlamalarında haklıdır. Öyle olunca Balbay’la Irmak aynı kefeye “ikisi de suçludur” diye konabilir mi?
Konamaz. Şundan dolayı konamaz:
Eğer Balbay gerçekten “darbe” yapabilseydi, Hükümeti devirseydi, Türkiye şimdi bir iç savaşın içinde harap olmuş olurdu. Demokrasi havaya uçardı. Ekonomi batardı. Millet fakr û zaruret altında inim inim inlerdi.
Eğer Irmak devletin dediği gibi gerçekten de KCK’li olsaydı, KCK’nin yaptığını yapardı, Hükümetle masaya otururdu, Kürt sorununun çözümüne katkıda bulunurdu, Kürt sorunu çözüldüğü zaman, ülke feraha ve refaha kavuşurdu, millet özgür, vatan mamur olurdu.
Şimdi söyleyin bana... Bu ne biçim “eşitliktir”? Türkle Kürt hukuk alanında, anayasa alanında asla eşit olmuyor, ama Türkün “darbe suçuyla”, Kürdün “çözüm ve demokrasi” suçu “eşit” oluyor.
Batsın böyle eşitlik...
Şeytan beni dürtüyor ve şöyle düşünüyorum: Vekil dediğin halkın lideri demek. Şimdi bu halk “suç” işlediği için hapiste... İyi de, o vekiller onların “suç işlemesine” öncülük etmedi mi? Neden onlar dışarıda?
Dünden beri Kürdistan zindanlarında şöyle bir fıkra anlatılıyormuş: Gemi kazasından kurtulan ikisi “vekil” biri ise gerilla üç kişi ıssız bir adaya düşmüş. Balık tutarlarken, oltaya “altın balık” takılmış. Hemen dile gelmiş: “Beni yemeyin, benden ne dilerseniz dileyin” demiş. Vekillerden biri “beni Amed’e ciğer kebabçısına gönder” demiş; o anda o vekil kaybulup, Amed’e gitmiş; ikinci vekil de “beni Urfa’ya Salih’in abisinin çiğköfte dükkanına gönder” demiş. O da koybolup Urfa’ya gitmiş. Gerilla bakmış ki “örgüt” dağılacak, altın balığa demiş ki, “ikisini de buraya geri getir...”
O “gerilla” kimmiş?
Tam vekiller çıkarken kalbi duran Seyithan Taşkıran adında bir Kürtmüş...
Bizim vekiller bırakılınca, insan neşeleniyor ve ölüm acısıyla da işte böyle acayip bir yazı yazıyor...
Sevgili vekiller hoş geldiniz!
Halkın vekilleri hapisten çıktı. Halk ise hapiste...