Seçim akşamı, oy kayıt ve birleştirme işlemleri sürerken yaşadığımız hazzın tarifi zor gerçekten. Öylesine bir "başarı" vardı ki ortada, geri kalan herkesi etkisine almıştı. HDP her türlü ölçüyle yasal, meşru bir güç olarak ortaya çıkmıştı ve artık kimsenin diyecek sözü yoktu. Ve memurundan amirine hepsinde, bu etkiyi kolaylıkla görebiliyordunuz. 

Bu heyecan elbet ve neredeyse sadece HDP çalışanlarında vardı. Ki herhalde seçim tarihinin en konuya hakim, mevzuatı hatmetmiş, en etkin müşahitleri HDP’nindi. Sandık başkanlarını epey terleterek de olsa usulsüzlüklerin pek çoğuna fırsat verilmemiş olması taktire şayandı. 

Sadece sandık başlarında değil, ilçe seçim kurullarında oylar kayıt altına alınırken de yakın takip ve değerlendirmeler devam etti, aynı coşku, heyecan ve titizlikle. Oylar, kurulan özel bir programla birleştirildi ve resmi sonuçlarla anında karşılaştırma sağlanabildi. 

Barajı aşamamış olsaydık ta arkasında duracağım bir karardı bu, ama barajı aştık ve daha dereyi görmeden hayali bir köprüye yönelenlerin kaygıları boşa çıkmış oldu. Hatırladım da şimdi, bir okurum gönderdiği maille, Parti olarak seçimlere girilmesini desteklediğim için bana epey serzenişte bulunmuş, hatta Kürt halkına boş umut vermekle, kötülük etmekle suçlamıştı ağır bir dille.

7 Haziran’ın coşkusu, heyecanı görülmeye değerdi elbet. Ancak yine de sevincim boğazıma bir düğüm olmaktan öte geçemedi. Çünkü barajı aşamamak kadar aşmak da kimilerini rahatsız edecekti; bunu cümle alem biliyordu. Yani nasıl ki seçimlere anlar kala bile katliamlar yapıldı, tahrik edildi halk. Nasıl ki tahmin edilen kadar olmasa da seçim günü kimi yerlerde müşahitler tehdit edildi hatta dövüldü, hastanelik edildi, gözaltına alındı. Hemen sonrasında da bunun devamı gelecekti. Bundan emindik; düşmanı tanıyorduk çünkü. Ve nitekim oldu, olmaya devam ediyor. 

Sandıkta başarılamayan sokakta deneniyor şimdi. Diyarbakır’da yaşananlarla kalsa keşke, ama kalmayacak. Özellikle iktidarın yaşadığı hezimeti, hele hele HDP lehine kazanılan zaferi kolaylıkla hazmetmesi mümkün görünmüyor. Ortamı kaosa bulayarak, toplumu daha gererek siyasi istikrarı engelleme, “ben tek başıma yoksam, kimseye yok” hezeyanıyla erken seçime yahut gerici ittifaklara zorlama gayreti içinde olacağı da aşikar. 

Bu noktada mesele sadece AKP’nin iktidar hırsına indirgenmemeli elbette. Özellikle HDP’nin seçim bildirgesinde vaat ettiği demokratikleşme, eşitlikçi ve özgürlükçü yaklaşımlar, anayasanın insan hakları odaklı yeniden yapımı, insan ve hak eksenli sosyal ve ekonomik düzenlemeler, hukuk devletine yöneliş, topluma vaat edilen yeni yaşamın devletin kırmızı çizgilerine tehdit oluşturması düşünüldüğünde, daha kimlerin ayağına basıldığı rahatlıkla görülebilir. 

E ne olacak peki diye düşününce, İşçi Filmleri Festivali’nin 10’uncu yılı açılışında Dr. Canıvar’ın konuşmasını hatırladım. Şöyle diyordu bir yerinde:“Kapitalizm yıkılsın demekle yıkılmıyor, yıkacağız! İş cinayetleri dursun demekle durmuyor, durduracağız! Mücadeleyi bu perspektifle örgütleyeceğiz”. 

HDP’nin gerek parti olarak seçime girme cesareti göstermesi ve gerek toplumun güvenini kazanacak netlikte ve kararlılıkta bir pratik sergilemesi aynı perspektifle hareket edildiğini gösteriyor. Ve kötülükleri durdurmanın yolu da yine aynı kararlılıkla ve ne pahasına olursa olsun doğru hedeflere yönelmiş, kararlı bir mücadeleyle, mümkün.