İstanbul’da yayımlanan „Özgür Gündem“ gazetesine, „Hayali isyanlar gölgesinde Kürt kırımı“ başlıklı bir yazı serisi yazıyorum. Bu vesileyle, bir kere daha geriye gidip, belgeler, bilgiler arasına daldım.
Bakıp, gördüm ki, bugünün 1925’den hiç bir farkı yok. Yalanlar da aynı.
Oysa Kürt, kendi ülkesinin taşı, toprağı kadar kadim, yerli. Dışarıdan geliyorlar. Başlangıçta kibirli değil, ama utanmazca güler yüzlü işgalciler. Evin sahibine lütufta, bağışta bulunup, iyilikler sunarcasına, „şunu, bunu, yüz yıllar boyu yaşadığın özerkliği bile vereceğiz“ diyor, yalan, dolan, kandırmaca entrikaları açılımında „zaten din kardeşiyiz“ diye ekliyorlar.
Ayaklarına yer edinince, girdiği evi soyup, köşeyi dönen hırsız edepsizliğiyle „hadi ne mutlu Türküm deyiver bakim“ diye kibirleniyor, onuru olanın asla ağzına alamayacağı onursuzca bir dayatmayla, „senin var olmadığına karar verdim, dilin, kişiliğin, köklerin, varlığın, ülkenin adı yasak“ diyorlardı.
Şeyhim, bunun üzerine, „bunlarla aynı dine mensubiyette ortaktık, din ortaklığımız da kalmadı“ demişti.
Çünkü dil kesen, serçeyi kaz yapan, insanı kendini inkara, soyuna küfredip, aşağılamaya zorlayan onursuzluğa bunların dini cevaz ve din memurları fetva verebilir, ama din değildi. Şeyhimin „müştereğimiz kalmadı„ demesi bundandı.
Birbirine yabancı, yaşama biçimleri, gelenekleri, utanma, arlanma duyguları farklı toplumlarda bile, din birliği bir bağdı. Bunlar, Kürdistan’ın kendi dilleriyle ibadet etmesini bile yasaklayarak bağı kesmiş, dinde yasak, dinde günah, cürüm, münafıklık olan yalanı, inkarı baş köşeye oturmuşlardı.
Kürdistan’ın dininde Zerdüşt’ten kalma ile güneşin, ayın, yıldızların aydınlığı, toprağın nimetleri kutsal, vicdanın merhamet damarları her zaman ve her yerde diriydi. Su içen kuşu, yılanı ürkütmek günah, insana zulüm affedilmez suçtu.
Bunların kutsalı da, vicdanın sesi, acıma duygusu da yok, insan bedeni, malı, mülkü, yer yüzünün talanı serbestti. Kürdistan’a reva görülen buydu ve Şeyhim, yaptıklarına bakarak, „din müştereğimiz de kalmadı„ diyordu.
Bunlar dini ritüelle, su başlarına yürüdüler. İslamın takipçiliği yalanıyla.
İslamın kitabında Allah, „insanları değişik ırk ve farklı dilden konuşan“ olarak yarattığını söylüyordu. Bunlar tek ırk, tek dil söylemiyle Allah’ın kelamını inkar ederek din dışına çıkıyorlardı. Allah köleliğe karşıydı. Bunlar ırkçı, köleliğe isyan eden Kürtleri yok etmeye yeminliydi. Kendilerine yakışan yeni dinlerinin peygamberi Fethullah Gülen, „köklerini kurutun“ fetvası veriyordu.
Bu günün, 1925-1940’dan farkı, doğru, insanca değişiklikle giden hiç bir şey yok. 1925-1940 zalimliğinde Kürt kırımı serbestti. Ankara plan yapıp, iletiyor ölüm birlikleri hayat biçiyor, Kürdistan’ı yangına veriyorlardı. Aynısını 1990’larda tekrarladılar. Ama insanlığa karşı işledikleri suçu, savaş tarici gazetelerle PKK’ye yükleyerek…
1992’de, akşamdan başlayarak, sabaha kadar Şırnak’ı topa, tanka tutmuşlardı. Canını kurtarma derdine düşenler, güneye akarken savaş uçaklarının hücümuna uğramış, köyler bombalanmış, yalan üretme merkezleri „haberimiz yok“a kaçmış Başbakan Tansu Çiller de „PKK’nin helikopterleri yaptı“ demişti.
Bu gün, sınır boylarına ticaret serbesttir. Başbakan Erdoğan, TC Amerika’nın taşeron tetikçisi olarak Suriye’ye namlu doğrultmadan önce, sınır ticaretiyle övünüyor, „bölgenin kalkınması başını almış, gidiyor“ diye övünüyordu. İran, Güney Kürdistan’a da ticaretin gizlisi, saklısı yoktu. Kervan yolları belliydi.
28 Aralık 2011 günü Roboskî köyünün 19’u çocuk olan kervanı, yola çıktığı andan itibaren havadan takip ediliyor, yüklerini almaları da kayda geçiriliyor, dönüşte yolları kesiliyor, plan ve proğram içinde uçakların hücumu başlıyordu. 1925-1940 yılları arasının bir tekrarıydı. Kürt katliamı yine serbest, düne göre tek fark, katliam emrini verenler, suçlarını örtemedikleri için, zekamızla alay edip, „katilleri araştırıyoruz“ diyorlardı.
Boyunlarına tasma geçirilip, önlerine yal konan bir kaç Kürde de, „müsebbip PKK’dir“ savunması yaptırıyolardı. Aynı tasmalılar, katilleri değil katledilmiş çocukları, nişanlısı bekleyen gençleri suçluyor, çocukları, eşleri, nişanlılarının yasını tutanların, evlerine giren katil rejim temsilcisini defetmelerini kınıyorlardı.
Şeyh Said, boş yere isyan sesiyle, „bunlarla dini müştereğimiz kalmadı“ dememişti!
Hangi ortak din? Bunların doğruları ne? Bir halkın inkarı normal ve hangi dinin doğrusu?