Yer, kadim ismiyle Amed, değiştirilmişiyle Diyarbakır, sene 1925, 29 Haziran’dı. Ankara’yı (Atatürk) temsilen milletvekilleri, ordu komutanı ve ekibi, vali, hukuksuz (biri hariç hukuk diploması olan yoktu, içlerinde) yargıçlar, Kürt işbirlikçileri ve yüksek Türk sosyetesinin öteki bireyleri, Şeyh Said ile 46’ların idamı, Türk devletinin en görkemli zafer şenliğiydi.
Siyahlar giymiş, papyon kravat takmış, beyaz eldivenli garsonlar, kadın, erkek davetlilere çay kahve, isteyene yiyecek sunuyordu.
Kadınlar, şairin kalem telinde naifliktir. Tüy hafifliğinde zerafet, mavi, mor çakarak ışıldayan orkide kırılganlığı, vicdanın esirgeyen büyülü figürü, duygu yumağı, doğuran olarak da şefkatin kolları…
Ama, bu kadın figürü, Şeyh’in “zafer şenliğinde” bir çirkinlikti. Görgüsüzlük sıvanmış süslenmişliğiyle, türediler sosyetesi balosunun şuh gözdesiydi.
Ev hallerinde çayı höpürdetip, fııır, fııırt avurtlarını şişiren kadın, şeref tribünündeki şeref koltuğunda, kendisine yakışan şerefle kibarlık gösterisinde bulunurken, boyalı dudaklarını öpücük lütfeder gibi büzüp, fincan kenarına dokunduyordu. Bir sonraki halinde, özüne dönüşle, ağzını yaya yaya çekirdek çıtçıtlayarak, mahkumun “sepi” ayakları arasında son defa kasılmasını alkışlıyor, sıra Şeyh’e gelince alkışla da yetinmiyor, insana saygısızlığın utancına batarak, halkının kurtuluşu için öne çıkmaktan başka kusuru olmayan ölüm yolcusunun ardından “geber” diye bağırıyordu.
Yer yüzünde herkes, kendince insandır. Kendine göre ve kendisine yakışanı ile…
İnsanlık utancı ve gurur hak edene olsun, Şeyh Said, 1900’larda idamı zafer şenliğine dönüştürülen ilk ve son esirdir. Şeyh’in idamında, bildikleri başlıca müzik aleti olan davul ile zurna eksik, özel tribünü, tribüne çağrılı seçkinleri, seçkinler için özel koltukları, yere serili halıları, ikramıyla şenlik düzeni tastamamdı. Utancın davetlileri, coşan alkışçılardı.
Kürtleri, aşağılayarak çiğneyen bakış ve yaklaşımın, asla unutulmayan ürpertici boyutuydu, bu.
Öte yandan Şeyh Said ve Nehrili Şeyh Taha’nın torunu, Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Seid Abdülkadir, ikili olarak Kuzey Kürdistan’ın trajedik mücadelesinde temeldir.
İkilinin bir ay arayla idamından sonra, düşmanları “Kürdistan davası bitti” sarhoşu oldular. Kendinden geçmişlikle, “vur ha vur” naralarıyla ettiler. Kürtlerin inlemesi, Yahudiler, hatta Çingenelerinki (Romanlar) gibi dünyada duyulmadı, ama Hitler’le paralel bir gidişle insanlığı inlettiler.
Kürdistan’da taş üstünde taş, beden üstünde baş bırakmamaya çalıştılar.
Kendilerince, Kürdistan’da isyan soyunu kuruttular. Ortalık, korku üzere tuzlu, acı topraklar bütünüydü. Korku çoraklığında umut çiçeklerinin açması, artık asla mümkün değildi.
İnsanlık onuru ölmüş, onursuzluğun şenliğiydi. Kürdistan hayalini arkadan vuranlar, kemik ekilen tarlalarda nimetlere koşuyorlardı. (Kimilerinin torunları, bugün hala milletvekili ya da korucubaşı olarak rejim muhafızı.)
Şeyh’in ailesinden bile şu ya da bu yalana, dolana sarılarak rejim muhafızlığına duranlar çıktı. (Milletvekili, Bakan)
Ve sonra, beklenmeyen bir zamanda insan onuru, umutsuzluktan umut yaratıyor, Şeyh’in hayal ve düşünce torunları, yani asıl mirasçıları meydanda beliriveriyordu.
Onun için, insan oğlu onurun ruhu ölümsüz ve bu yüzden, yer yüzünde, hiç bir durum, hiç bir zaman dünyanın sonu değildi.
Şeyh Said
Sabaha karşıydı. Zaman, tan yeri ağartısına evriliyordu.