Hikaye gerçektir. Gerçek de geleceğin hikayesi, hikayeleridir. Şimdi ise bizim hikayelerimiz sürüyor bu dağlarda. Dağların çocuklarının hikayeleri yaşanıyor dağ başlarında, yol başlarında, su başlarında, vadilerin yeşilliklerinde. Hayat akan ırmakların kıyılarında, ağaçların gölgelerinde. Dağların zirvelerinde, boğazların soğuk rüzgarlarında, geçit vermez suların ortasında, kar, tipi, ayaz ve fırtınalarda hikayelerimizle birlikte hayata duruyoruz. Hayat hikayemizle yarınlara doğru yol almaya çalışıyoruz. Analarımız-atalarımızdan bildiğimiz, duyduğumuz, bilmediklerimiz ve duymadığımız hikayeleriyle ayak izleri üzerinde yürüyoruz. Her şeye ama her şeye rağmen yolumuza devam ediyoruz.
O yüzden zamanla hikayelerimiz hikayelerine karışır. Onların hikayesi de bizim hikayelerimize. Ama onların ardılları biz olduğumuz için daha çok bizim hikayelerimiz onlarınkine karışır. Çünkü kaybolmaya yüz tutmuş tarihimizi, onlar bizden önce yaşadılar. Sevgilerini yüreklerine bir taş basar gibi basıp acıya, özleme, hasrete doğru yürüdüler. Gidebilecekleri tek yerleri olan toprağa gidene kadar yürüdüler. O yüzden bizim de gidebileceğimiz tek bir yerimiz var. O da topraktır.
Düştük dağ yollarına. Onlar ve onlardan sonraki öncülerimiz olan büyüklerimizin ayak izleri üzerinde yürüyoruz. Dağların, taşların, tepelerin, suların, kayaların, ırmakların hikayelerini, dağların çocuklarının masallarını dinlemek, öğrenmek için hep yürüdük. Yürüyüşümüzün her adımında yeni bir hikaye ile karşılaştık. Her hikaye bizi yeni kahramanlarla tanıştırdı.
Yeni hikayeler öğrenmek, kahramanlarından dinlemek, dinlerken hikayelerini anlatanlarla bazen gülmek, bazen ağlamak, bazen gökyüzüne ve gökyüzündeki yıldızlara bakmak bazen de toprağa gözlerini dikip gömülenleri aramaya onlarla birlikte başlamak için yeniden düştüm yollara. Ne de olsa sonbahar gelmişti. Geceler uzamış, günler kısalmıştı. Gece yolculuklarının müdavimi olan gerilla için yollarda olmanın zamanıydı. Dağ yollarında olmanın mevsimiydi sonbahar. Bir de ayrılığın adı. Bu yüzden gelen sonbaharın hüznünü de sırtlayıp düştüm yollara yeniden. Çıkınımda acılarım, özlemlerim, hasretimle birlikte bir de sonbahar hüznü vardı. Yüküm çıkınımdakilerdi. Ve bir de hayatımın, hayatlarımızın bir bölümü. Bir de yarımlıklarımız vardı bunların içinde. Yarım gülüşler, yarım bakışlar, yarım kalan yollar ve yürüyüşler…
Yollar benimdi. Ben de yolların.
Yollarla yine baş başa kalmıştım.
Ulaştığım ilk kampta yıllarca tanıdığım, daha doğrusu tanıdığımı sandığım Ferzê adında bir kadın gerilla gördüm. Bir akşam üzeri kamplarına ulaşmıştık. Daha yolumuz vardı. Ferzê’yi birkaç yıldır tanıyorum. Ama hikayesini bilmediğimi, onu dinlemeye başlayınca anladım. O yüzden dağların, dağlıların hikayelerini, Ferzê’nın hikayesini anlatmakla başlamak istedim.
Ferzê’nin hikayesi…
Ferzê, 22 yaşında dağ yollarını tutan ve 15 yıldır dağlarda yaşan bir dağ kadını. Dağların bir çocuğu olarak Dêrsim’in bir dağ köyünde doğmuş. Dêrsim dağlarında başlamış özgürlük yürüyüşüne, son on yıldır da Güney Kürdistan dağlarında. Dağlardaki hayatına ilişkin hikayesi arkadaşları tarafından az çok biliniyor. Ama çocukluk, gençlik yıllarındaki hayat hikayesi pek bilinmiyor. Hikayesinin gerçek ve acılı yanı ise tam da orada saklı.
Ferzê’nin annesi ile babası aynı köyde doğup büyümüşler. Zaten akrabalarmış. Daha çocuk yaştayken birbirlerine aşık olmuşlar. Onlar büyümüş, sevgileri, yürekleri ve aşkları da onlarla büyümüş. Büyüyüp evlenme çağına geldiklerinde aşkları onlardan daha çok büyümüş. Her yerde onların aşkı konuşulurmuş. Ama baba Haydar, gençlik yıllarının sıcak günlerinde devrimci düşüncelerle de tanışıp, Kürt Özgürlük Hareketi’nden önce yörede etkili olan başka bir hareketin militanlığını yapmaya başlamış. Bir yandan militanlık yapar, öte yandan da Cemile’ye olan büyük aşkını yaşar. Cemile, köyün en güzel, en alımlı, en sevimli kızlarındanmış. Haydar’ın her “Cemile” deyişinde dağlar, çaylar, ırmaklar, ormanlar dile gelirmiş. Ferzê’nin babası Haydar ile annesi Cemile evlenmeye karar verince dedesi onlara, üç gün üç gece süren güzel bir düğün yapmış. İki yıl sonra Ferzê, ondan bir yıl sonra da kız kardeşi doğmuş. Ferzê, dört yaşına geldiğinde babası şehit düşer. Ama o bunu bilmez. Ona hiç söylenmez. Bir gün babası gelir diye beklemeye başlar. Zaten dört yaşına kadar sadece birkaç defa babasını görmüş. Çünkü devrimci bir babanın çocuğu olmak onu az görmek demektir.
Ferzê’nin dedesi bir gün annesi Cemile’yi yanına çağırır. “Kızım, oğlum vuruldu. Sen bana oğlumdan kalan emanetsin. Daha genç ve güzelsin. Yarın kızlar büyüyüp evlenir. Ben de hep hayatta kalacak değilim. Hayatta kaldığım sürece ben sana ve kızlarına bakarım. Ama benden sonra sana bakacak kimse yok. Kızlar da evlenip giderse tek başına ve kimsesiz kalırsın. Oğlan çocuğun olsaydı o sana bakardı. Henüz taliplilerinin çıkabileceği yaşta olduğun için kızları bana bırakıp evlenebilirsin” demiş.
Dedesi bir yandan Cemile ile bunları konuşurken diğer yandan oğlu Hıdır ile konuşarak Cemile ile evlenmesini ister. Hıdır, abisi Haydar ile Cemile’nin o dillere destan büyük aşkını düşünür ve bu evliliği yapamayacağına karar verir. Ama bunu babasına da söyleyemez. Bu yüzden köyü terk edip gider ve bir daha da dönmez.
Her yerden, her şeyden hüznün aktığı yağmurlu bir sonbahar gününde Cemile, kızlarını da yanına alarak Haydar’ın mezarına gider. Yağmurdan korunmak için naylondan bir siper yapar. Üç gün üç gece yağan yağmur altında Cemile, kızlarıyla ağlayıp durur. Ferzê, üzerinde oturup ağladıkları mezarın kime ait olduğunu bilmez. Neden, niçin ve kime ağladığını da bilmez. Onlar sadece annelerinin ağlamasına ağlarlar.
Cemile, Haydar’ın aşkına ihanet etmek istemez. Hiç çocuğu olmazsa da Haydar’dan sonra hiç kimseye bakmak istemez. Onun aşkıyla ömrünün sonuna kadar yaşamak ister. Ömrünün geri kalan bölümünü de o büyük aşka adamak ister.
Üç gün üç gece mezarın başında süren ağlamadan sonra Cemile, kızlarıyla birlikte eve döner. Ve kayınbaba, kendince Cemile’nin iyiliği için isteğini bir kez daha söyler. Cemile, birkaç gün sonra evi terk edip gider. Ve birkaç ay sonra da aynı aile çevresinden biriyle evlenir. Fakat bu evlilik ile kızlarının düşmanlığını kazanır. O günden sonra Ferzê, yirmili yaşlara gelene kadar annesi Cemile ile hiç konuşmamış.
Dede ve nineleri tarafından büyütülür Ferzê ve kızkardeşi. Ferzê o aile içindeki her kadına anne, her erkeğe ise baba diyerek büyüdüğünü ama öz annesiyle konuşmadığı için sadece ona anne diyemediğini söylüyor. Ama Cemile, her şeye rağmen Haydar’a olan aşkını unutmaz. Her Perşembe günü önce kızlarının büyüdüğü eve uğrar, oradan da Haydar’ın mezarına gidip mum yakar. Hava iyice kararana kadar Haydar’ın mezarının başında kalır, toprağına dokunarak ağlar. Dağların onu çektiği günlere doğru dedesi bir gün Ferzê’yi yanına çağırıp annesinin kendilerini bırakıp gitmediğini, onu evliliğe zorladıklarını, bu konuda bir suç varsa o suçun kendisine ait olduğunu söyler. Dedesinin bu sözlerinden sonra Ferzê yüreğinin en derin yerinden annesiyle konuşmaya başlar ve her gördüğünde yılların özlemini gidermek istercesine peş peşe ona “anne” deyip durmuş.
Annesiyle barıştıktan sonra çok değil, iki yıl gibi bir zaman sonra kendini vurmuş dağlara. Düşmüş dağ yollarına. Dağların doruklarında, vadilerin derinlerinde, gökyüzünün yıldızları altında, yağmurlu, karlı, fırtınalı günlerde, aylarda, yıllarda dağların çocuklarının ateş başında süren sohbetlerine ve yürüyüşlerine ortak olmuş. O gün bu gündür dağlarda Kürtlerin yaşadığı acılara son vermek, yarının güzel çocuklarına bir gelecek hazırlamak, yaşadığı acıları başka çocukların yaşamaması için omuzda silah, elde kitap, sırtında çantası, yüreğinde umut ve sevgiyle yürüyor.
Hikayesini, acılarını, özlemlerini yanına alarak gelmiş dağlara. Ferzê hala Kürdistan dağlarında hikayesiyle birlikte yürüyor. Annesi ise her Perşembe günü babası Haydar’ın mezarını gidip mum yakıyor, toprağına dokunup ağlamaya devam ediyor.
Ferzê öyle büyük ve dillere destan ama yarım kalan bir aşkın kızı olarak doğduğunu ama babasını tanımadan büyüdüğünü söylüyor.
Dağlardaki yürüyüşünü, on yıldan fazladır uzak kaldığı Dersim dağlarında yürüyormuş, Munzur yaylalarının suyunu içiyormuş gibi dağların çocuklarıyla birlikte dağın bir kadını olarak devam ettiriyor. Yanık sesiyle bazen acılı bir türkü tüttürerek gözleri dolu dolu annesi Cemile’ye olan özlemiyle yaşıyor. Ve büyük bir aşk yaşayan ama mutluluğu kısa süren Cemile’nin hikayesi yazılmalı demeyi de unutmuyor gözleri dolu, yüreği acı içinde…