Ve dünyanın birçok ülkesindeki insanlarının da bizden haberleri bile yoktu. Olamazdı. Çünkü biz yoktuk. Bu dağlar yoktu. Haritalarında yerimiz yoktu. Dağların çocuklarından ise hiç mi hiç haberleri yoktu. Bize dair herhangi bir şey yoktu bu dünyada. Oysa her şeyimiz vardı.  Ama hiçbir şeyimiz halk olarak bizimle anılmıyordu. Renklerimiz vardı.  Sembollerimiz vardı. Tarihi zenginliklerle dolu yaşadığımız daha doğrusu bizden önceki atalarımız, analarımızın yaşadıkları hayat mekanları vardı.  Korkunç atlarının toynaklarıyla dövdükleri topraklarımızdan herkesin haberi vardı. Güneş bizim dağlarımızın ardından kafasını kaldırıp insanları aydınlatmaya, ısıtmaya başlıyordu. Hayat aktığı denilen tarihteki dört ırmakta bizim buradan akıyordu. Başka yerlere taşıdığı hayatı bizim buradan alıp götürüyordu. Hayatı her yere bizden alarak taşıyordu. Dağların ötesine bizim hayatımızdan bir parça alıp götürüyordu. Ama kimse bizim burada olduğumuzu ve olacağımızı bilmiyordu. Belki de bilmek istemiyordu.
O yüzden dünyanın unuttuğu hatta bilmediği bir yerlerde yaşıyoruz. Yani dağlarımızda, ülkemizin güzelliklerinin içinde bu dünyanın en güzel, en yiğit, en cengaver çocuklarıyla yani dağların çocuklarıyla yaşıyoruz.  Çünkü bu çocuklar yani dağın, dağların çocukları hayatlarındaki her şeyi bırakıp ülkeleri için dağlarda yaşamaya, kavgaya tutuşmaya, gözünü kırpmadan ölüme gitmeye karar verdiler. O günden sonra bu dağlarda durmadan kan aktı. Gençler, yiğitler, gelinlik kızlar bedenlerini soğuk namluların kurşunlarına siper ettiler. Bir günde olsa güzel, özgür yaşamak için. Ölüm onlar için özgür yaşam oldu, o gün bu gündür. O yüzden dünyanın en güzel çocukları bile demek onlar için az olur.
Dünyanın unuttuğu bir yerdeyiz.
Dünyanın herhangi bir yerinde yani. Kendi topraklarımızın üzerinde. Dağlarımızın orta yerinde. Vadilerimizin çağlayan sularının kıyısındayız. Hep burada olacağız. Ateş de yakacağız. Silah da taşıyacağız. Dinlenmek için mola verirken silahlarımızı çatacağız. Ve kara çaydanlığımızda çayımızı demlemeye başlayacağız. Yağmurlarını bildiğimiz bu dağlarda yaşamaya devam edeceğiz hep. Biz de bizden sonra gelecek olanlar da bunu yapacaklar.
Belki biz dağlara çıkmayana kadar haritada köylerimizin yerleri dahi yoktu. Tabii ki suni sınırların kurulmasından sonra oluşturulan haritalarda. Ama biz hep var olduk buralarda. Bizden önce atalarımız yaşadı. Ellerinden taş izi, tırnaklarından toprak eksik olmadı. Her yeri ve her şeyi kendi elleriyle işlediler. Ev yaptılar. Tarla, bostan, bağ, bahçe ektiler. Ateş yaktılar evlerinin önünde. Ve yaktıkları ateşin önünde oturup beklediler. Uzaklardan gelen atlıların ayak seslerini dinlediler. Hiç tedirgin olmadılar. Ama bir gün o atlıların onları topraklarından edeceklerini hiç düşünmediler. Evlerini ateşe verip, damlarını başlarına yıkacaklarını aklılarına bile getirmediler. Her gelene kapısını açıp konu ettiler. Ama artık onlar yoklar. Evleri yakılıp yıkıldı. Yabancısı oldukları topraklara sürüldüler. Yağmurlarını bilmedikleri, soğuklarına alışık olmadıkları yerlerde yaşamak zorunda kaldılar. Kimi topraklarından sürülüşün hasretini ancak birkaç gün çekebilmişti. Kimi birkaç gün, kimi birkaç nefeslik yaşayabilmişti yabancı oldukları topraklarda. Hepsi peş peşe gözlerini yumarak ölümün kollarına bırakmışlardı kendilerini. Tek bir istekleri olmuştu çocuklarından, torunlarından, yakın dost, akraba çevrelerinden. O da, hasretini çektiği topraklarına kemikleri torbayla da taşınıp gömülmeliydi. Birçoğunun vasiyetleri bile yerine getirilemedi. Çünkü hala toprakları atların toynaklarıyla dövülüyor. Ve hala geleceklerini karartan toz bulutları yok olmuş değil.
Onlardan kalan yerlere yıllar sonra biz geldik. Bizden öncede gelenlerimiz vardı. Zaten bizden öncekilerin ayak izlerini takip ederek geldik. Ve onların ayak izlerinde yürümeye devam ediyoruz. Geldik onların yaşadıkları yerlere. Biz onlar gibi ev yapmadık. Onların yeniden evlerini yapmaları için çalışıyoruz. Bağ, bostan, bahçe de ekmedik. Sadece içinde kalabileceğimiz ve hiçkimsenin göremeyeceği toprak yerler yaptık. Yerlerimizin hiç kimse tarafından görülmesini istemiyoruz. Çünkü firariyiz. Kanun kaçağı. Daha doğrusu o kanunların hiçbirini tanımıyoruz. Onlara göre biz kanun kaçağı, firariyiz. Bize göre de onlar zorbadır. Çünkü gelip topraklarımızı elimizden aldılar. Üstüne topraklarını ellerinden aldıkları dedelerimizi de ya vurdular ya da topraklarından sürdüler. Yüreklerinde sürgünün acısıyla yaşayıp öldüler. Yerlerimizin hiçkimse tarafından görülmesini istemiyoruz. Çünkü yerlerimiz görüldüğü an başımıza bombalar yağabilir. Kendi topraklarımız üzerinde, kendi vadilerimizin içinde bombalanıyoruz. İşte zorbalık budur.
Sadece biz orada yaşayanların, onun için ölenlerin bildiği bir yerdir bizim buralar.
Dağlarımızın ardında yani bizim buralarda deniz yok. Uçsuz bucaksız upuzun çayırlıklarımız var. Güzel ırmaklarımız, salkım saçak pınarlarımız var. Güzel, yanık ötüşlü kuşlarımız var. Onlar bile yaşadığımız yerlere yazın gelip kışın giderler. Ama olsun yine de bizimdirler ve bizimledirler.
Bütün bunları düşündüğüm bir sırada dün gece dünyanın unuttuğu ülkemizin dağlarının orta yerindeki, herhangi bir vadisinde bulunan kampımızdaki çadırımızdan dışarıya çıkıp gökyüzüne baktım.
Gökyüzünü mayın tarlası misali yıldızlar kaplamıştı. Yıldızlar o kadar yakındı ki uzansam dokunabileceğim sandım. Önümdeki ağaçların üstüne konmuş gibi duruyorlardı. Oysa uzaktılar. Onlar uzak diyarların görüntüleriydi. İsteseydim de dokunamazdım. Yıldızlar durdukları yerde güzeldir. İnsanlar da üzerinde durdukları toprakla güzeldirler. Ve bazen birbirine dokunmadan süren güzellikler daha iyidir. Ne yıldızlar insanlara, ne de insanlar yıldızlara dokunsunlar. Ne de insanlar birbirlerinin topraklarına, hayat alanlarına dokunsunlar. Birbirlerinin hayatlarına dokunmasınlar. Çünkü herkes sadece kendi hayatını değil biraz da bir başkasının hayatını yaşıyor da ondan...