Kampa ulaştık. Çok değil, iki saat kadar yol almıştık. Ama insan bazen birkaç saatte birkaç çağı, bazen birkaç saniyede bile birkaç çağı yaşayabilir.
Gittiğim kampta gördüklerimin bazılarını uzun zamandır görmemiştim. Kampta karşılaştığım Rojîn Gevda’yı da en son dört yıl önce görmüştüm. Rojîn, Gevda aşiretinden bir kadın gerilladır. Gevdaların merkezi de Hakkari’dir. Aşiretin büyük bir çoğunluğu her bahar yaylaya çıkar. Onların yayla yeri de Faraşîn’dir.
Söz nasıl olduysa ağlamaktan açıldı. Çünkü girdiğimiz ortamda uzun yıllardır görmediğim gerillalarla daha önce farklı yerlerde birlikte kalmıştık. Ve birlikte kaldığımız birçok arkadaşımız şu an aramızda yoktu. Her biri ayrı bir yerde girdiği çatışmada, ya da düştüğü bir pusuda yaşamını yitirmişti. Onları konuşurken hepimiz neredeyse ağlamaklı olmuştuk. O sırada Rojîn, en son 97 yılında ağladığını söyledi. Anlatmaya başladı: „Ben henüz çocukken bir gün yine yaylaya çıkmıştık. 80’li yılların sonuydu. Bir gün çocuklar olarak oynuyorduk. Yayla çocuklarının oyunları da çamurdan kendilerine yaptıkları oyuncaklarla olur. Öyle oynarken, çadırın hemen arkasındaki bir taşın arkasına, babamın bana daha yeni aldığı ayakkabılarımı saklayıp döndüm. Oyunuma devam ettim.
Oyundan sıkılmış, dönmeye karar verdik hepimiz. Taşın arkasına sakladığım ayakkabılarımı alarak öyle gideyim dedim. Taşın arkasına gittim. Ama ne kadar aradıysam da ayakkabılarımı bulamadım. Ağlayarak salya sümük eve döndüm. Yalınayak ve ağlayarak çadıra doğru gittiğimi gören annem neden ağladığımı sordu. ‘Ayakkabılarımı saklamıştım ama sonradan gidip aradığımda bulamadım’ dedim. Annem ne kadar ‘tamam, bir şey olmaz. Baban sana yenisi alır’ dediyse de ben ağlamaya devam ettim. Yayla çocuklarının hepsi başıma toplanmıştı. Sonunda ağlamaktan yorulmuş olmalıyım ki ağlamayı kesip çadıra girdim. Zaten çok geçmeden gerillaya katıldım.
97 yılında aynı yerde gerillalık yapıyordum. Bir gün eyleme gitmiş, oradan geri çekilme yapıyorduk. Tam o sırada çadır yerimiz ilişti gözlerime. Çadır yerini görünce ayakkabılarımı sakladığım günü hatırladım ve gözlerim bir anda ayakkabılarımı arkasına sakladığım taşı aradı. Zaten taş çadırımızın hemen arka tarafındaydı. Gidip taşın arkasına baktım. Bana ait olup olmadığından tam emin olamadığım küçücük bir pabucu gördüm. Pabucu elime alıp, çadırımızın yerine oturdum ve başladım ağlamaya. Sonra pabucu çantama koyup yoluma devam etti.“
Rojîn yıllar önce henüz çocukken kaybettiği pabucunu bulup çantasını koymuştu. Ama o artık bir çocuk değil omzunda silahı, sırtında çantası bir genç kadın gerillaydı. Pabucu ise çocukluğuydu. Pabucu onu çocukluğuyla buluşturmuştu. Çocukluğuyla yeniden buluştuğu için yeniden başlamıştı ağlamaya. Aslında orada Rojîn’i ağlatan, bulduğu çocukluğuydu.
Rojîn o pabucu hala çantasında taşıyor. Birkaç kere kaybetmiş ama arayıp yeniden bulmuş.
İnsanın hiç ummadığı bir şey, bazen çocukluk günlerine götürebiliyor. Tıpkı Rojîn’in pabucu gibi. İşte o an insan başlar yaşamını düşünmeye. Çocukluğundan ne kadar uzaklaştığının, çocukluğunu içinde ne kadar taşıdığının muhasebesini yapar. Ağlatan belki de budur.
O yüzde her insan bir yanıyla gülerek, bir yanıyla da ağlayarak bakar hayata. En azından ben öyle düşünüyorum.
Ve böyle yaşamaya devam ediyorum.
O yüzden en az gülmek kadar ağlamak da yakışıyor insana diyorum.
O yüzden ben hala uzun yıllar görmediğim arkadaşlarımı yıllar sonra gördüğümde önce gülerim, ardından başlarım ağlamaya…
Tıpkı Rojîn’in hikayesini dinledikten sonra ağladığım gibi..
İnsan birçok şeyi unutabilir ama gülmeyi unutamadığı gibi ağlamayı da unutmamalı.
Çünkü ağlamak gülmek kadar güzel ve insana has bir şeydir…
Ben, biz o yüzden dağlardan gülerek ve ağlayarak bakıyoruz dünyaya.
Gülerek ve ağlayarak bakıyoruz hayata.
Gülerek ve ağlayarak yaşıyoruz.
Ağlamak, gülmek, bakmak ve yeniden yollara düşmektir hayatımızın toplamı.