Bu coğrafyada çocuklar, çocukluklarını yaşamadan büyürler. O yüzden hayatla aralarında hep büyük bir mesafe olur. Hayatla kolay kolay buluşamazlar. Yeryüzünde ve gökyüzünde olup biten her şeyden korkarlar. Bu korku ile büyürler. Onlar için yeryüzü de gökyüzü de korku demektir. Onların algı dünyasında yeryüzü asker ve polis demek, gökyüzü ise bomba yağdıran, ölüm kusan demir kuşlardır.
Birçoğunun dünyanın diğer yerlerinde yaşayan çocuklar gibi oyuncakları olmaz. Oyuncakları savaş silahlarından arta kalan malzemeler olur. O yüzden her yıl ülkemde onlarca çocuk ellerinde patlayan bombalarla ölür. Onlarca çocuk, demir kuş diye bildikleri savaş uçaklarından atılan kazanlarla ölür. Tıpkı 2011 yılının son günlerinde Roboski’de olduğu gibi.
Onlarca çocuğun körpe bedeni kazan bombalarının hedefi oldu. Oysa onlar henüz çocuktu! Hayata daha doğru dürüst nereden bakılması gerektiğini bile pek bilmiyorlardı. Ellerinde bir parça üzerine salça sürülmüş kuru ekmekleri ile kapılarından ürkerek dışarıya bakıyorlardı. Oynayabilecekleri birilerini arıyordu, her zaman gözleri. Nafile, çünkü onların köyünde, topraklarında savaş dışında başka bir oyun yok. Onların da henüz yaşları bu oyunu oynamaya yetmiyordu.
6 yıl önce Haftanîn’de kaçakçı çocukların yüklerini alıp gittikleri yerde çektiğim fotoğraflara bakınca, bütün bunları düşünmeden edemedim. Onlarca çocuk, hiçbir zaman tanımadıkları sınırı ve tükürdükleri sınır taşını geçip gelmişlerdi Keşan’a.
Kimisi babasıyla, kimisi ağabeyiyle, kimisi amcasıyla, kimisi de dedesiyle sınırı geçip gelmişti. Ağabeyleri, amcaları ve dedeleriyle gelenlerin babaları yoktu. Babaları, ya sınırı geçerken askerlerin silahlarından çıkan mermilerle vurulmuştu ya da sınırdan geçerken bir hain mayına basıp ölmüştü. Onlar da ‘kaçakçılığa’, ‘kaçaklığa’ yakınlarıyla gelmişlerdi.
Evdekilere bir parça ekmek götürmek için gelmişlerdi. Yaşları küçük olsa da babalarından sonra onlar eve ekmek götürmek zorundaydı. Çünkü babalarının ölümümden sonra eve bakmak, evdekilere bakmak onların görevi olmuştu.
Kimisi sırtladığı yüke yaslamıştı başını, kimisi bir ağacın gölgesinde uzanmıştı, kimisi de kaçakçıların bekleme durağı olarak açılmış çay ocağının masalarına eğilip uyumuştu. Yaşlarının ufaklığından uykusuzluğa dayanamamışlardı. Kafalarını koydukları gibi uyuya kalmışlardı. Hepsi de sınırı geçmek için akşam olmasını bekliyordu. Sınırı gecenin karanlığında geçeceklerdi. Sınırı geçtikten sonra ailelerinin yanına varacaklardı. Ama sınırı geçmeleri o kadar kolay değildi. Yaşları küçük de olsa, sınırda onları büyük ölümler bekliyordu. Ölüm tuzakları bekliyordu. Ailelerine, annelerine, kardeşlerine ulaşmaları için ölüm tuzaklarını atlatmaları gerekiyordu. Yüklerin başında bekleyenler de, ağaçların gölgesinde oturanlar da kaygılı ve ürkek bakıyorlardı. Etraflarında olup bitenleri anlamaya çalışıyorlardı.
Oysa o an, etraflarında olup biten hiçbir şey yoktu. Hayat onlardan örülüydü. O anın içinde onlar ve onlar gibileri vardı. Etrafta olup bitenler de onların koşuşturmalarıydı. Kimileri akşam üzeri fazla oyalanmamak için kaldırılacak yükleri hazırlıyordu. Kimileri bir ağacın gölgesine oturmuş, sınırı akşam geçecekleri yere bakıyordu. Hepsinin kafasında sınırdaki ölüm tuzağına düşmeden nasıl geçeceğiz düşüncesi vardı. İşte etraflarında olup bitenler bunlardan ibaretti. Çünkü yaşamları bundan ibaretti.
Konuştuklarımın büyük bir bölümü öğrenci olduğunu söylemişlerdi. Bazıları kaçakçılığı öğrenmek için, bazıları harçlıklarını çıkarmak ve eve ekmek parası götürmek için hafta sonu tatillerini değerlendirdiklerini söylemişti. Her birine ayrı ayrı sorular sordum. Verdikleri cevap yoksulluklarını ve trajedilerini anlatıyordu. Gelecek özlemlerini içeriyordu cevapları. Bir de tek bir mermi ile ellerinden alınabilecek hayatlarının yarımlıklarını ele veriyordu cevapları.
Boy boy fotoğraflarını çektim. Yüklerinin üzerine oturmuş çocukça ayaklarını sallayanlarınkini de çektim. Çay ocağı masasına kafasını koyup uyuyanları da çektim. Bugün o fotoğraflara yeniden baktım. Çocukça yüzleri mağrur ve hüzünlüydü. Gözlerinde ise büyük bir umut vardı. Fotoğraflardakilerin hepsinin o anki hareketlerini bugünmüş gibi hatırladım. Yarım, kırık gülüşleri ile güneş yanığı yüzlerindeki hüznü gördüm yeniden. Onlarca çocuktu. Yüzleri, bedenleri çocuktu. Ama yürekleri yiğitçeydi. Çünkü devletin sınırlarını hiç tanımamış ve takmamışlardı. Sınırlara vurup gelmişlerdi, bir kaçak yük götürmek için.
Kaçakça gelmişlerdi. Kaçağa gelmişlerdi. Kendileri kaçak, yükleri kaçak, atları kaçak, kimlikleri kaçak, yürekleri kaçaktı. Yolları kaçaktı. Ve belki bir kaçak olarak da vurulacaklardı. Kaçakça vurulacaklardı. O gün olmazsa bir sonraki gün, bir sonraki gün olmazsa bir yıl sonra ya da birkaç yıl sonra kaçakça vurulup düşeceklerdi. Kendi toprakları üzerinde kaçakça vurulup düşeceklerdi. İşte zorlarına giden de bu olurdu. O günlerde bir şey olmadı. Bir sonraki yıl da ve birkaç yıl sonra da bir şey olmadı. Ama olan oldu. Çünkü 2011 yılının son günlerinde sınırı geçmiş, tam evlerine varacakları bir yerde Türk savaş uçaklarından başlarına kazan bombaları yağdırmıştı. Onlardan 35 körpe insanın cansız bedeni soğuk karların üzerine düşmüştü. Kendi topraklarında kaçakça ve kalleşçe vurulup düşmüşlerdi.
Bakıyorum bendeki fotoğraflara. Yüreğim inciniyor. Gözlerim doluyor. Acaba fotoğraftaki bu umutla bakan çocuklardan hangisinin bedeni o kazanlara hedef oldu. Ve hangileri hayatta kaldı diye soruyorum kendime.
Oysa onlar hala çocuktu. Oynanan savaş oyununa yaşları yetmiyordu. Bu oyunu oynamaları için daha birkaç yıl beklemeleri gerekiyordu. Büyümeleri gerekiyordu.
Geleceksizlikten ve yoksulluktan, başlarında dönüp dolaşan savaş uçaklarından dolayı ürkerek ve korkarak da baksalar, onlar yine de güzel bakıyorlardı hayata. Umutla bakıyorlardı dünyaya.
Her şeyi güzel görmek istiyorlardı. Dünya, zaman kötü de olsa onlar her şeyi güzel görmek istiyordu. Çünkü onlar çocuktu. Ülkemin çocuklarıydı. Yaralı topraklarımın, topraklarımızın çocuklarıydı. Tarihi kanla yazılmış ve yazılmaya devam eden bir ülkenin çocuklarıydı.
Onlar Kürt çocuklarıydı. Geleceklerini kendi elleriyle yaratmaları gereken bir halkın çocuklarıydı. Hayatlarında oyuncakları yerine kazan bombaları eksik olmayan çocukluklardı.
Bu coğrafyada çocuklar böyle yaşar. Böyle büyür. Ve böyle ölürler.
Bunun adına da kazan bombaları ve çocuklar denir. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey görülmezse de, bu topraklardaki gerçeklik budur.
Ve bir kez daha ‘acaba bu fotoğraflartakilerden hangileri o kazan bombalarından kurtuldu’ diye sormadan edemiyorum…