Sigmund Freud, “Özgürlük medeniyetin insana bir armağanı değildir. Hiç medeniyet yokken insanoğlu çok daha özgürdü” demiş. Şiddete karşı gelişen özgürlük arayışı. Şiddet ve insanlık tarihi, özgürlük tarihi ve direniş iç içe gelişen süreçlerdir. Tarihteki birçok mitlerde ve efsanelerde şiddetin imgelerine rastlamak mümkündür. Özellikle yapılan kimi bilimsel araştırmalarda şiddetin insanlığın sosyal hayatında yaygın bir şekilde kullanıldığı görülmüştür. Şiddetle birlikte yaşamak zorunda olmamızın en belirgin sebebi belkide şiddet kaynağının insanın kendisi olmasıdır. Şiddet kaynağı insanın kendisi ise o zaman insanın kendisini şiddetten arındırmak gerekiyor.
Peki, bu nasıl olacak? Ne gibi yöntemler bulunmalı ki insanlar şiddet sarmalından kurtulabilsin ya da kendi şiddet eğilimini kontrol altına alabilsin?
Johann Galtung, şiddeti doğrudan, yapısal ve kültürel şiddet olarak üç boyutta incelemektedir. Bu kategorileşme şiddeti azaltmaya bir vesile olmuş mudur? Sorusu cevaplanmamıştır. Çok somut veriler de yok elimizde. Ancak yaşanan kimi fiziksel şiddet olaylarından sonra insanların bir sonraki şiddet sarmalına daha kontrollü gittiği gözlemlenmiştir.
Doğayla iç içe gelişen insanlık evreleri şiddet argümanlarıyla tanışmasını da bir şekilde doğa-denge sarmalında yaşayarak öğrendi. Doğada gelişen öğeler fırtına, deprem, seller vb durumlar insanda var olan kimi reflekslerin kendisini korumaya yönelik evirdi. Kendisini koruma refleksi ile doğaya karşı mücadele eden insanlık zamanla farkına vardığı bu gücü kendi hem cinslerine de uygulamaya başladı. İnsanların günlük konuşma, gülme, bakışma, yemek yeme ya da içme, yürüme vb birçok hareketinde şiddet meyili vardır. Bu konuda da farkındalık sorunu önümüzde durmaktadır.
Howard Brenton, “Kültür insanların birbirlerine yaptıklarından ibarettir” der. Bu tanım ne de çok Kürdistan ve Kürtlerin durumunu ifade ediyor. Kürdistan’ın dört parçasında egemen olan sömürgeciler tam da böyle bir kültürün ürünü. Egemenlerde var olan şiddet sarmalının kültürel bir biçime eriştiği kesin. Bir gerçeğin kültürel bir evrime ulaşması onun aynı zamanda toplumsallaşması anlamına geliyor. Toplumsallaşan şiddet ise hiçbir sınır tanımıyor. Her şeyi yok etme, kendisine mal etme, asimile etme ya da inkâr etme üzerinden yönetir. Toplumsallaşan şiddet kültürü sınırsızlık vasfına uğrar. Onun içindir ki Kürdistan sömürgecileri Kürtlük adına ortaya çıkan hiçbir şeye izin vermez. Bunun sınırla bir bağı yoktur. Sınırsızlık üzerinden olaya bakar ve toplumsallaşan şiddet sarmalını her yerde devreye koyar.
Kürtlere yönelik Kürdistan sınırları dışında gelişen tüm saldırılar bunun göstergesidir. Sömürgecilerce, Kürdistan sınırları içinde Kürtlerin katledilişleri yetmiyormuşçasına imkan ve fırsat bulunulan her yerde toplumsal bir kültür olarak soykırıma girişmişlerdir. Bu toplumsal soykırımcı şiddet kültürü Kürt lider Dr. Abdurrahman Qasimlo’yu 13 Temmuz 1989 yılında 2 arkadaşıyla Viyana’da, Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’i 9 Ocak 2013’te Paris’teki Kürdistan Enformasyon Bürosunda susturuculu silahla vurarak katlettiler. Sadece katliamlarla tatmin olmayan soykırımcılar Kürtlük adına kısık bir sesin dahi çıkmaması için mücadele ediyorlar.
Kürtlere yönelik kültürel ve toplumsal şiddeti sadece sömürgeciler yürütmüyor. Bu konuda en belirgin rolü Almanya yerine getiriyor ve bunu çok aleni bir şekilde yapıyor. Kürtleri ‘terörist’ ilan ederek onları diskriminalize ediyor. Görsel ve yazılı medyada Kürt hareketleri aleyhine haberler yapıyor, teşhir ediyor, Kürt renkleri ve sembollerini yasaklıyor, dava açıyor, hapse atıyor. Alman devleti sömürgecilerin Kürtlere yaptıklarının aynısını yapıyor. Bunları yaparken de Kürtleri bir halk olarak görmüyor. En son Hanau kentinde gerçekleşen toplumsal katliam bunlardan bir tanesidir. Kültürel ve toplumsal şiddet sarmalında yaşayan Kürtler, dünyanın her yerinde tehlike altında bulunmaktadır. Kimliği tanınmayan bu halkın ölüsü de dirisi de soykırımcıların çantalarında pazarlık konusu yapılıyor. Tüm bu şiddet sarmalına karşı Kürtlerin amasız ve fakatsız ortak mücadeleyi büyütüp kültürel ve toplumsal şiddete karşı, direniş ve özgürlük arayışını büyütmesi gerekiyor. Toplumsal ve kültürel farkındalık mücadelesi ile kendimizi bu şiddet sarmalına karşı koruyacak argümanlar yaratmak ve örgütlemek zorundayız.