Bu iki kavramı bir görselde eşitleyecek yakın örnek geçtiğimiz haftalarda sosyal medyada paylaşıldı: Türkiyeli futbolcu Arda Turan, teknik direktörü Fatih Terim ve sadece kanla anılabilecek Mehmet Ağar, Boğaz’a nazır masada bir aradalar. Arda, Mehmet Ağar’ı temsili cezaevinde de ziyarete giden isimlerden olmuştu bir zaman. Paranın kanla anıldığı bilinen alanlardandır futbol. Ve sosyal medyada tüm çıplaklığı ile paylaşılan bu fotoğraf sadece kanın değil; şiddetin, iktidarın ve paranın birbiri ile nasıl yoğrulduğunun resmi teziydi adeta. Tümüyle çıplak olan bir bedenden iktidarın gücünü kusmasıydı kan.
Mehmet Ağar’ı kanla, şiddetle, parayla ve iktidarla yan yana anmanın bir anlamı var, egemenlerin mahallesinde. Makbul olanın mağrurluğudur o surat. Binlerce insanın kaybı ve katlinin getirdiği ekonomik varsıllığın tepesinde hem şöhretin hem de zenginliğin simgesidir. Ve eline kan değil edinebileceğinden çok daha para geçmiş insanların parayı yönetmek ve artırmak için iktidarla iş tutmaları kaçınılmaz görünüyor. Fotoğraftaki mutlu kan-para buluşmasında sıradan bir figür gibi görünmesine rağmen, Arda, bir kumar aygıtıdır. Ayaklarından tutulur, aşağı doğru çekilir ve makine sıfırları saymaya başlar…
Bu aynı zamanda çıplaklığın fotoğrafıdır.
Çıplak hayat…
Egemenlerin pek sevdiği Carl Schmitt’in kavramıdır çıplak hayat. Bu kavram insanların bütün her şeyden arınarak sadece yaşam ve ölüm ikilemine indirgendiği bir sıfır derecesine işaret eder. Çıplak hayatla sınırlandırılmış kimselerden söz ediliyor ve örnek olarak Nazi toplama kamplarındaki çırılçıplak insanlar veriliyor: Tek sınırı bedenidir. Çıplak bedeni, zayıf, çürümeye başlamış ve kan kokmuyor artık… İktidarın şiddet kolu, bedenin damarlarındaki tüm kanı emmiş, geriye hiçbir his uyandırmayacak düzlükte bir ölü beden kalmıştı. Ölü beden üzerinden iktidarının kollarını, boyunu uzatan anlayış,
Arda’nın Ağar’la verdiği poz, şiddeti artan savaşların önceki dönemlere nazaran daha kanlı geçtiğini, öldürme yöntemlerinin insan aklını aşan bir öfke ve nefretle çeşitlendirildiğini ve topluma ya da iktidarın tebaası “sakinlere” öldürmenin ve kişisel varlığı artırmanın ise sıradan bir kolaylık içinde olduğunu anlatıyor. Toplum bu fotoğrafa itiraz etmiyor, aksine orada kendisine sempatik gelen unsurlar yakalayıp, seviyor. Fotoğrafın ana mesajı kan koksa bile aldırmıyor, itiraz etmiyor, onaylıyor. Bu onay kutusuna dönüşmüş toplumun bize zamandan söz ettiğini düşünüyorum.
Bu yazıya başlarken Byung Chul Han’ın Şiddetin Topolojisi kitabından söz ediyordum. Çeşitli alt başlıklarla tüm evreleri örneklendirilen şiddetin ilkel zaman halleri şimdiye çok daha fazla uyuyor. Aradaki tek fark şiddet uygulayanın daha fazla teknoloji aygıtları kullanarak hedefe yöneldiği ve kusursuz öldürme biçimleri üzerine kafa yorduğu. Kendine ister egemen, ister diktatör, ister sultan isterse hükümdar densin -ki tüm bu sıfatlar addedileni ne daha fazla büyütür, ne de edimlerini görmezden gelmemizi sağlar- modern öncesi zamanların kelle uçurucuları, şimdi de kelle uçurmaya devam ediyor. Vasıtası kan olan bu egemenlerden geriye onay toplumu haline dönüşen sessiz yığınlar kaldı. Olumsuzluk toplumu olarak yaşamlarını sürdürüyor, fena disiplin hallerini sahte bir iç çekişle onaylıyor, sessizliğin büyülü bir yararlılık gösterdiğine inanıyorlar. Hayatta kalabilmenin en önemli yolunun kusmadan, kan tutmadan ve kandan rahatsız olmadan geçinip gitmek olduğunu düşünüyorlar. Oysa o fotoğraf bir saatin varlığına işaret ediyor aynı zamanda: Tik takları kan ve para, iktidar ve şiddet, öldürme ve kazanma diye çalarken, ecel saatine baktığımızı anlatıyor bize. Ve o saatin tam da bugünlerde geldiğine. Kan damlayan paranın “egemen” halinin bitmesi gerektiğine. Yani o tik taklar, doğruyu görme saatine bakmamız gerektiğini söylüyor aceleyle.