“Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü” olan 25 Kasım vesilesiyle bu yıl da dünyanın dört bir yanında kadınlar, şiddete karşı eylemlerini yükseltti. Şiddetin biçimi ülkeden ülkeye değişse de, özü ve kökeni aynı. Dünyanın farklı coğrafyalarındaki kadınların karşılaştığı sorunlar, şiddet biçimleri ve mücadele deneyimlerine bir bakış atalım istedik. Şili, Güney Afrika, Hindistan, Filipinler ve Meksika’daki kadınların öfke ve umutlarının Kürt kadınlarına çok da yabancı gelmeyecektir. Çünkü öfke ve umutlarımız aslında birdir.

Devrim ve diktatörlük: ŞİLİ

Bu günlerde öğrenci hareketleri ve hareketin sembol ismi Camila Vallejo ile gündeme gelen, Şili’nin ismi Aymara dilinde ‘Dünyanın bitimi’ anlamına geliyor. Latin Amerika ülkesi olan Şili tarihin en önemli uygarlıklarında İnkaların vatanı. 19. yüzyıla kadar İspanyol sömürgesinde kalan Şili’nin bağımsızlık mücadelesi 400 yıl boyunca aralıklarla devam etti. Şili, 1814-1818 yılları arasındaki mücadele ile bağımsızlığını elde etti. Uzun yıllar çalkantılı bir siyasi tablo çizen Şili 1970’te bir ilke imza attı ve Latin Amerika’da ilk olarak Salvador Allende ile Marksist bir devlet başkanı oldu. Allende’yi iktidara taşıyan en büyük güç ise işçiler ve kadınlardı. Sosyalist uygulamaları ile ülkenin dışa bağımlılığını azaltacak politikalar izleyen Allende iktidarına karşı, ABD’nin 1973’te sağladığı destek ile Şili Silahlı Kuvvetleri ülkede darbe yaptı ve ülke 17 yıl boyunca General Pinochet’in yönetiminde darbe rejimi ile yönetildi.
Darbe dönemi Şili, kadına yönelik devlet şiddetinin en fazla yoğunlaştığı ülkelerin başında geliyor. Pinochet iktidarı boyunca binlerce muhalif kadın tecavüze uğradı, yüzlerce kadın hapsedildi. Yüz binlerce insanı sistemli bir şekilde işkenceden geçiren cunta, eline geçirdiği kadınlara uyguladığı barbar cinsel şiddetle de kötü ün saldı. Cunta döneminde gözaltına alınan hemen hemen bütün kadınlar sistemli olarak cinsel işkenceye maruz kaldı. Erkeğin ya da çocukların gözü önünde toplu tecavüzlerden, kadınların rahimlerine fare yerleştirmeye kadar her türlü insanlık dışı uygulama Pinochet cuntasının sicilinde vardı.
Pinochet rejimine karşı mücadelede ülkenin gömüldüğü mezar sessizliğini ilk yırtan kadınlar oldu. Şili’de askeri cuntaya karşı oluşan en önemli direniş hareketi gözaltında kaybedilenlerin yakınlarının hareketiydi. Evlerinden zorla alınarak kayıplara karışan yakınlarının isimlerini ya da resimlerini kumaş kırpıntılarını birleştirerek yaptıkları tablo veya yastığın bir köşesine yerleştiren “arpilleristas” (kırpıntı ustaları) bir yandan geçimlerini sağlamaya çalışıyor, diğer yandan da faşist cuntadan yakınlarının akıbetini soruyorlardı. Bu hareketin çoğunluğunu işçi kadınlar oluşturuyordu. Faşist cuntaya karşı direniş hareketleri salt bununla sınırlı kalmadı. Ancak artık önemli bir değişiklik olmuş, işçi ve emekçi kadınlar geçmişe göre çok daha büyük ölçüde kendi talepleriyle ve bağımsız kişilikleriyle bu direnişler içinde yerlerini almaya başlamışlardı. Bu süreç içinde “sol”un içindeki erkek egemenliği de mücadeleye atılan kadınlar tarafından sorgulanmaya başlandı. Şili’nin en önemli kadın örgütlerinden Feminist-Lezbiyen Hareket’in araştırmasına göre geçmişe yönelik hesaplaşmada göz ardı edilen darbe mağduru kadınların yaşadığı travma hala sürüyor.
Şili’de devlet şiddetinin yanında toplumsal alanda da kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri azımsanamayacak ölçüde. Ülkesinde kadın mücadelesini anlatan Feminist-Lezbiyen Hareket aktivisti Paulina Gonzalez Rocha, kadın sorunlarının toplumsal yaşamda ağırlaşmasını sağcı hükümetlerin iktidarda bulunmasına bağlıyor. Hükümetler üzerinde etkili olan Katolik Kilisesi’nin tutucu-muhafazakâr yapısının kadınları sınırlandırdığını kaydeden Rocha, kürtajın yasaklanmasının kadınlar için büyük bir sorun olduğunu söylüyor.

Apartheid’i yendiler, AIDS’le savaşıyorlar: GÜNEY AFRİKA
Batının 15 asırdan sonra keşfettiği geçiş bölgesi olan Güney Afrika uzun yıllar İngilizler ve Flamanların sömürgesi altında yaşadı. Yayılan beyaz ırkçılık Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra her geçen gün ağırlık kazandı ve 1924’te başa geçen General Herzog’un zamanında çıkarılan kanunlarla meşru hale getirildi. 1934 yılındaki bir yasayla siyahların yurttaşlık ve siyasi hakları ellerinden alındı. Uygulamaya konulan beyaz ırkçıların Apartheid rejimi Ayrı Tesisler Yasası, Grup Bölgeleri Yasası, Nüfus Kayıt Yasası gibi üç temel yasaya dayanıyordu. Tüm dünyada mücadelesi en çok bilinen ülkelerden olan Güney Afrika’da yıllarca ırkçı rejime karşı mücadelede kadınlı erkekli çok sayıda siyah yaşamını yitirdi. İşkencelerde kadınların da payına ırkçı rejimin zulmü düştü. 1980’den sonra Apartheid rejimi toplumsal muhalefetin güçlü mücadelesi sonrasında yumuşama evresine girdi. Nelson Mandela serbest bırakıldı ve Afrika Milli Konseyi 1991 senesi “İktidarın halka devredilmesi için toplu eylem yılı” ilan etti. Aynı sene yapılan başkanlık seçimini Mandela’nın kazanmasıyla Apartheid rejimi resmen sona erdi. Barışmak için Hakikatleri Araştırma Komisyonları kuruldu ve buraya mağdur olarak başvuranlardan çoğu kadındı. Bugün Güney Afrika’da 11 resmi dil, Siyah, Beyaz, Renkli, Hintli olmak üzere dört ırk, tüm yurttaşların aktif katılımıyla oluşturulmuş bir anayasa ve iki başkent var.
Ülkede süren yolsuzluk ve beraberinde getirdiği yoksulluk, halkın büyük bir çoğunluğunu hala etkiliyor. Yine işsizlik en önemli sorunlar arasında gösterilirken, Güney Afrika’nın günümüzde en büyük sorunları arasında AIDS geliyor. Ülkede kayıtlı HIV virüsü taşıyıcılarının sayısı 5 milyondan fazla ve ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. BM AIDS ile Mücadele Programı’nın (UNAIDS) yayımladığı “Küresel Rapor”da, Afrika’nın Sahra altı bölgesinde bu virüsü taşıyan erişkinlerin yüzde 57’sinin kadın ve gençlerin yüzde 75’inin genç kadınlar olduğu kaydediliyor. Güney Afrika’da hastalığa yakalanan 15-24 yaş grubundaki gençler arasında her 10 erkeğe karşı 20 kadın bulunuyor.
Irkçılığa karşı mücadeledeki sembolleşen Güney Afrika’da kadın olmak AIDS oranlarından da anlaşılacağı üzere dezavantajlı olmak anlamına geliyor. HIV, işsizlik, yoksulluk, açlık gibi sorunlar Abanqobi Kadınlar Topluluğu’nun (Abanqobi Women Together) verilerine göre ilk önce kadınları etkiliyor. Topluluk üyesi Gloria Sibongize Mtchilibe, ülkesinde kadına yönelik cinsiyetçi uygulamaları şöyle özetliyor; “İşsizlik, Güney Afrika’nın geneli için geçerli olan bu problem kadınları daha fazla etkiliyor. Çünkü genç kadınlarımız mali sorunlardan dolayı okullara girebilseler bile eğitimlerini tamamlayamıyorlar. Bu nedenle işsizliğin yanında eğitimsizlik de ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle kırsal kesimdeki kadınlar eğitimsizliklerinden dolayı kendilerini savunamıyor ve temsil edemiyorlar. Tüm bunların sonucu da kadınlar üzerinde ağır baskılar olarak karşımıza çıkıyor. Bu baskılar sadece politik değil, aynı zamanda sadece kadın olduklarından dolayı karşılaşılan baskılar var.”

Bu ülkede kadın olmanın bedeli ağır: HİNDİSTAN
Hindistan, çok, değişik ırk, kültür ve dinlerin bir arada yaşadığı bir ülke. Hinduizm, Budizm, Jainizm ve Sihizmin doğum yeri olmasıyla birlikte Zerdüştçülük, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam hepsi M.S. birinci milenyumda ülkeye gelerek bölgenin çeşitli kültürünü şekillendirdi. Hindistan, 28 tane eyalet ve birlik bölgesinden oluşan ve parlamenter demokrasi olan Hindistan’da en büyük mücadele ise İngiliz sömürgesine karşı verildi. Hindistan’ın bağımsızlığa götüren ise ismi ‘yüce ruh’ anlamına gelen Mahatma Gandhi oldu. Gelecekte dünyanın en büyük güçlerinden biri olarak gösterilen Hindistan feodal-kapitalist sistemin bölge bölge birlikte yaşadığı eyaletlerinden derin bir yoksulluk ve eşitsizlik sistemi ise hala devam ediyor. Yetişkin nüfusun büyük bir kısmının açlık sınırında yaşadığı ülke, kadınlar için ise hem derin geleneksel yapının ağırlığıyla katliam ve ötelemenin yaşandığı hem de mücadele deneyiminin ön plana çıktığı bir yer.
Sınıfsal yapısının feodal geleneksel değerler etrafında şekillendiği Hindistan’da kadınlar çoğu kez ölen eşleriyle birlikte yakıldı. Batılıların sadece filmlerden izleyerek bilgi sahibi olduğu bu katliam bu gün hala biçim değiştirerek devam ediyor. Yapılan araştırmalara göre; Hindistan’da her yarım saatte bir kadın tecavüze uğruyor ve her 75 dakikada bir kadın, genellikle yeteri kadar çeyiz getirmediği için yakılarak öldürülüyor. Hindistan’da yılda yaklaşık 15 bin kadın çeyiz cinayetine kurban gidiyor. Bunların yanında sayıları tespit edilemezse de birçok kadın kaza süsü verilerek mutfak yangınlarıyla öldürülüyor. 10 bini aşkın kadın ise “namus” adı altında katlediliyor. Ülkede sıradanlaştırılan kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet tüm kültür ve dinlerin ortak noktası.
Hindistan’da ultrasonla bebeğin cinsiyetini tespit eden özellikle alt kastlara mensup ailelerde kız çocukları henüz dünyaya gelmeden öldürülüyor. “Cenin cinayetleri” denilen bu cinayet türü nedeniyle son 20 yılda 10 milyonu aşkın kız bebek salt cinsiyetinden dolayı kürtajla alındı. Kürtajın sağlıksız ortamlarda yapılması nedeniyle de çok sayıda kadın yaşamını yitiriyor. “Cenin cinayetleri”nin nedeni olarak ise evlenen kadınların ailesinin erkek tarafına ödediği, Drahoma, yani çeyiz gösteriliyor. BM Çocuk Fonu’nun (UNICEF) raporuna göre, dünyada genelde her 100 erkek bebeğe karşılık 105 kız dünyaya gelirken, Hindistan’da bu oran 93’e kadar geriledi. Ülkenin bazı yerlerinde ise erkek-kız oranı, 100’e karşı 70’e kadar düştü. Yine ülkede Müslümanlar tarafından uygulanan bir gelenek ise diğer Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde de sıkça görülen kadın sünneti. Araştırmalar halen yılda yüz binin üzerinde kız çocuğunun 2-5 yaş arasında sünnet edildiğini ortaya koyuyor.
Kadınların güçlü hareketler doğurduğu Hindistan’da tablonun diğer yanında ise kadınların güçlü direnci var. Ülkesindeki genel durumu “Her şeye rağmen kadınlar kendine olan güvenleri ile özgürlüklerinin yolunu çizecek” diye anlatan başkent Yeni Delhi merkezli 10 şubesi ve 7 bin üyesi bulunan Hindistan Devrimci Kadınlar Örgütü (India Revolutionary Women Organization - AIRWO) Genel Sekreteri Sharmistha Choudhury, ülkesinde kadın bedeni üzerinde süren değiş tokuş ve sistemli katliamın en büyük sorunlardan biri olduğunu söylüyor. “Cenin cinayetleri”ne kurban giden kız çocuklarının sayısının tam bilinmemekle beraber, 1999-2010 yılları arasında yüzde 49,2 oranında artış gösterdiğini kaydeden Choudhury’ın bir diğer dikkat çektiği nokta ise Hindular ve Müslümanlar arasında süren savaşta kadınların diri diri yakılması.

Sürgün kadın ‘işçiler’in ülkesi: FİLİPİNLER

Uzak Asya ülkelerinden Filipinler’de kadınlar bir yandan yoksullukla en derin bir çıkmazı yaşarken bir yandan da güçlü kadın örgütlenmesi ile önemli bir tarihsel mirasa sahip. Her 26 saniyede bir kadının şiddete maruz kaldığı ülkede, yoksulluk nedeniyle başka ülkelere göç eden kadınların sayısı 4 milyondan fazla. Neoliberal politikalarla yoksullaştırılan ve batılı zenginler için kurulan “Çocuk seks işçileri pazarı”nın uzak doğudaki önemli merkezlerinden biri haline getirilmeye çalışılan Filipinler’de 200 bine yakın aktif üyesi ile GABRIELA Kadın Örgütü, cinsiyet eşitliği ve kadınları özgürlüğü için önemli bir mücadele pratiği sergiliyor.
Politik olarak güçlü muhalif örgütlenmelerin olduğu Filipinler’de, hükümetlerin IMF ile yaptığı anlaşmalar ülkeyi derin bir yoksulluğa mahkum etmiş durumda. Yoksulluk nedeniyle 7 milyon Filipinli dünyanın bir çok ülkesinde işçi olarak gitmek zorunda kalıyor. Göçmen işçilerin büyük bir bölümünü ise kadınlar oluşturuyor. Halkın yüzde 80’inin yoksulluk, yüzde 40’ının ise açlık sınırında yaşadığı ülkede, kadınların durumu ise diğer ülkelerde olduğu gibi verilen rakamların çok ötesinde. Yıllardır süregelen ekonomik sorunların yol açtığı yoksulluk, işsizlik ve gelecek perspektifinin olmayışı, özellikle de taşrayı etkiliyor. Şimdiye kadar iki kadın cumhurbaşkanının görev yaptığı Filipinler’de, Asya’da ileri ülkeler arasında kabul edilse de cinsiyetler arasında eşitlikten söz etmek için hala çok erken. Özellikle yoksul ailelerde kadın ve bebek ölümleri yüzde 20’lere dayanıyor. Filipinler, dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi kadın cinayetlerinin sıklıkla yaşandığı ülkelerden.
Tüm bunların yanında Filipinler’de kadınların ezilmişliğini en fazla hissettiği alan, göçmen kadınların durumu ve uluslararası seks ticareti. Filipinliler iş göçünde başı çekiyor. Dünya çapında 100 ülkede 7 milyondan fazla Filipinli hemşire, doktor, hizmetçi, denizci ya da zanaatkar olarak çalışıyor. Yurtdışında para kazanıp ülkelerinde geride bıraktıkları yakınlarına havale eden Filipinliler, aynı zamanda ülke ekonomisine de milyarlarca Euro’luk katkıda bulunuyor. Çoğu ülkelerindeki kötü koşullardan kurtuluşu yurtdışında aramış. Ancak iyi bir eğitim almamış olanlar, özellikle de kadınlar için bu arayış tuzaklarla dolu. Filipinli genç kadınlar, ajanslar aracılığıyla “denizaşırı sahne sanatçısı” adıyla eğlence sektöründe hizmet vermek üzere yurtdışına, özellikle de Japonya’ya gönderiliyor.
Öte yandan Filipinler’de kadın özgürlük mücadelesinin geçmişi 100 yılı aşkın süreye dayanıyor. Ancak tarihsel önemli bir figür olan ülkenin ilk kadın generali Gabriela Silang, 18. yüzyılın ikinci yarısında İspanyol sömürgeciliğine karşı yürütülen ayaklanmaya önderlik etmesiyle Filipinli kadınlara önemli bir miras bıraktı. Kadın mücadelesi ise Filipinler Feminist Örgütü’nün 1905’te kendini deklare etmesi ile başladı. Orta ve üst sınıfa mensup kadınların oluşturdukları bu ilk kadın örgütü daha çok sosyal hak taleplerine odaklı faaliyetler yürüttü. Fakat, daha o yıllarda ve takip eden dönemde baş gösteren anti-emperyalist direniş odaklarında kırsal bölge kadınları da belirleyici roller aldı. 1971 yılına gelindiğinde komünist çizgide kurulan Makibaka’nın (Yeni Kadının Özgür Hareketi) örgütlediği bir yürüyüş ile 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ülkede ilk kez kutlandı.
Filipinlerde sayısı binleri bulan bir kadın gerilla gücü var ve bu kadınlar NDFP’nin içinde kendi özgün örgütlenmesini gerçekleştiriyor. 1984 yılında, Marcos diktatörlüğüne karşı direnişin iyice yükseldiği dönemde, adalar ülkesinde hayatın bütün alanlarından kadınlar başkent Manila’da 10 bin kişilik bir yürüyüş gerçekleştirdi. Bu büyük yürüyüşün hemen ardından 200 kadın kuruluşu bir araya gelerek ulusal kadın komisyonu oluşturuldu ve bu komisyon sömürgeciliğe karşı yürütülen ayaklanmanın önderi ülkenin ilk kadın generali Maria Josefa Ca Gabriela Silang’ın anısına ve mücadele gücüne atfen Gabriela Kadın Partisi adını aldı.

Sınırlar arasında katledilen kadınlar ülkesi: MEKSİKA

Latin Amerika ülkelerinden Meksika, yerli halklar Mayalar ve Aztec’lerin vatanı olarak bilinir. ABD ile sınır komşusu olan Meksika petrol, doğal gaz, gümüş ve altın bulunan doğal kaynaklarına rağmen, yönetim biçimi nedeniyle üstü örtülü bir sömürge ve ABD’nin arka bahçesi olarak anılıyor. Nüfusunun yüzde 70’inin açlık sınırının altında yaşadığı ülkede, kadın ve bebek ölümleri yüzde 30 ile dünyanın en yüksek seyrettiği ülkelerden. 1994 yılında imzalanan Kuzey Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ile birlikte tarımla uğraşan ve toprakları kayıtlı olmayan birçok yerlinin toprakları ellerinde alınarak bilinçli olarak bu bölgeye sürüldüğü iddia ediliyor. ABD-Meksika sınırında montaj fabrikaların kurulmasıyla topraksız köylüler bu bölgeye akın ederek, kurulan fabrikalarda kölece çalışma koşullarında çalışmaya başladı. Bu fabrikalarda ağırlık olarak ise uzun iş süreleri ve ucuz iş gücü olarak görülen kadınlar çalıştırılıyor. Siyasi ve ekonomik olarak ‘yoksullukla denetlenen ve kontrol altında tutulan’ bir ülke olarak adlandırılan Meksika’da yaşanan bir başka gerçek ise özellikle sınırda yoğunlaşan kadın cinayetleri ve kadın ile çocuk bedeni üzerinde yürütülen politikalar. Kadın ve yoksul olmanın en zor olduğu ülkelerden olan Meksika’da kadın cinayetleri, seks ticareti, uyuşturucu ticareti, organ ticareti gibi illegal işlerin birçoğunda kadınlar kullanılıyor. Bunlar içinde en dikkat çekici olan ise sınırda işlenen ve failleri bulunamayan kadın katliamları. Bu cinayetler Meksikalı kadın gazeteci Norma Edith Ramírez’e göre; “Uluslararası sermaye ve yerli işbirlikçi sermaye ile neoliberal politikaları destekleyen politikacıların gözetiminde” yapılıyor. Yapılan araştırmalara göre NAFTA’nın ardından bu katliamların yoğunlaştığı bölge ABD sınırında bulunan montaj fabrikalarıyla topraksız köylülerin akınına uğrayan Chihuahua eyaletine bağlı Ciudad Juarez kenti. Kadınların ortak noktası ABD’li işverenlerin sermayedar olduğu montaj fabrikalarında çalışmaları. Yaşlar 16 ile 40 arasında değişen bu kadınların bir çoğu ise yerli halka mensup. Tecavüz edilerek öldürülen kadınların sayısı 1993 yılından bu yana 40 binlerle ifade ediliyor. Resmi kayıtlardan yola çıkan kadın örgütlerine göre 1993 yılından 2001 yılına kadar sadece Juarez’de 187 kadın bu şekilde katledildi. Son olarak Ciudad Juarez’deki faili meçhul kadın cinayetlerine karşı protestoların önderliğini yapan, şair ve aktivist Susana Chavez, diğer kurbanlarla aynı akıbeti paylaşarak, tecavüz edildikten sonra 31 Ocak’ta 2011’de öldürüldü. Tepkilerin örgütlenmesine karşın Juarez son iki yıldır dünyanın en ölümcül kenti oldu. 2009 ve 2010 yıllarında 3 binin üzerinde ölüm kaydedildi.
Gazeteci Norma Edith Ramírez “Kadın işçilere karşı cins kırımı” olarak tanımladığı cinayetlerde devlet, yerel temsilcilere ve büyük şirketlerin bağlantısını şu sözlerle anlatıyor: “Onlar Juarez’de ölmediler. Juarez’de öldürüldüler. Onlar böyle tanımlanmalılar. Egemen sınıfın ve temsilcilerinin, dili çarpıtmalarına ve sanki çok yaşlıyken ölmüşler gibi onlara “Juarez’in ölüleri” demelerine izin veremeyiz. PAN’cı (iktidardaki sağcı parti) vali Francisco Barrio ya da PRI’cı vali Patricio Martinez ve hatta bazı yerel belediye başkanları, bir bakıma kurbanların suçlu olduğunu, ‘bunu onların istediğini’ ima ediyorlar.”
Meksika Lezbiyen, Feminist, Komünist ve Yerli Kadın Hareketi aktivisti Yan Maria Yaoyolotl Castro ise “Meksika’da yasadışı iş yapmak isteyen herkes kadın bedenini kullanıyor” sözleriyle konuya daha genel bir bakış açısı getiriyor. Meksika’da kadın hareketinin son dönemlerde aktifleştiğini ve bunun karşılığı olarak, erkek egemen zihniyetin kadınlara yöneldiğini kaydeden Castro’nun dikkat çektiği bir diğer konu ise uyuşturucu ticareti, seks ticareti ve organ ticaretinde kadınların kullanılması: “Çünkü küreselleşen dünya içinde Meksika gerek uyuşturucu gerekse insan ticareti açısından ne yazık ki en önemli merkezlerden birisi. Kadınlar ise bu merkezin merkezinde. Tüm bunları besleyen ana anlayış ise kadının toplumda bir değerinin olmaması.”


GÜNEŞ ÜNSAL/FATMA KOÇAK