ROJDA YILDIRIM Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünyadaki kadınların yüzde 35’i şiddete maruz kalmaktadır. Raporda kadınların Afrika’da yüzde 36.3’ü, Amerika’da yüzde 29.8’i, Avrupa’da yüzde 25.4’ü, Güneydoğu Asya’da kadınların yüzde 37.7’si eşleri ya da yakınları tarafından şiddete maruz kalmaktadır.

Çok yönlü işleyen, birçok açıdan inceleme konusu yapılan şiddet olgusu yaşadığımız dünya üzerinde azalmak yerine her geçen gün daha da yakıcı ve yıkıcı sonuçlarıyla birlikte varlığını sürdürmektedir.

Şiddeti, “sözünü geçirmeyi, sözünü dinlettirmeyi” ve “ bir çözüm yöntemi olarak kullanmayı” esas alan ve bir çeşit erkeklik göstergesi olarak devam ettiren ataerkil sistem, bu ideolojik yapılanmayla aynı zamanda yaşam anlayışını da ortaya koymaktadır.

Bu anlamda şiddet erkeğin salt bireysel olarak uyguladığı bir yöntem değil, sınıflı uygarlığın bizzat ürettiği temel egemenlik ideolojisidir. Dolayısıyla sınıflı uygarlık tarihi bir anlamda şiddete dayalı iç içe geçmiş kölelik biçimlerinin de tarihidir. İnsan diğer canlılardan farklı olarak kölelik biçimlerini icat ederek inşasını da sağladı. Şiddetin örgütlü hali olan devleti, iktidarı, hiyerarşiyi, mülkiyetçiliği ve cinsiyetçiliği yarattı. Sadece yeni iktidar biçimleri kurmakla yetinmedi, kültürel olarak toplumun tüm gözeneklerine nüfuz etti. Bu alanda da küçük iktidarcıklar ve küçük devletçikler kurdu.

Toplumsal yaşam, kölelik biçimlerinin iç içe geçtiği, üst üste çakıştığı, birbirini bağladığı bir alan haline geldi. Kölelik hiyerarşinin en dip halkasına da kadını yerleştirdi. “Kadınlar, cins, sınıf ve ulus olarak en eski köledir ve ilk tutsak alınandır.”(1) tanımlaması sınıflı uygarlığın da özünü oluşturur.

Ataerkillik-Erkek egemenliği

Sınıflı uygarlığın yapısal mayası ataerkilliktir. Devletin, iktidarın sınıfsal yapılanması ataerkil ideolojiye dayanır. Ataerkillik kavramsal olarak erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliğini tanımlar. Sınıflı uygarlıkla birlikte oluşturulan toplumsal cinsiyetçiliğin toplum içinde kadın ve erkeğe farklı sosyal statüler tanıması ve ideolojik olarak bunu kategorize etmesini anlatır.

Ataerkillik sadece cinsler arası eşitsizliği ideolojik olarak açıklamaz, aynı zamanda kadınla birlikte toplumların ve doğanın da sömürülmesinin kilit tanımını oluşturur. Ataerkillik kendini devlet ve iktidar olarak cinsiyetlendirerek zamanla yaratıcısı olduğu erkeği de bir şekilde ezme ilişkisine çeker. Bu anlamda ataerkillik sınıflı uygarlığın köleleştirici ideolojisidir.

Erkek egemenliği bu şekilde kadınların kimlik ve bedeni üzerinde egemenlik kurar. Ataerkillik, kadınların bedeni, cinselliği ve doğurganlığı üzerindeki erkek hakimiyetini, sadece aile içindeki erkek bireylerin değil, dinler, yasalar ve gelenekler tarafından da düzenlenmesini sağlar. Ataerkillik, kadınların ne yapıp yapmayacağına, kaç çocuk doğurup doğurmayacağına, kiminle evlenip kiminle evlenmeyeceğine ya da bir bütün yaşamı boyunca kadının bedeni ve cinselliği üzerindeki denetimi merkezine koyar. Kadınlara ahım şahım bir statü olarak sunulan “annelik” ise tek yaşam seçeneği ve ifade alanı olur. Kadın bedenine yönelik geliştirilen kontrol mekanizması kadın cinselliği üzerindeki otoriteyle birlikte var olur. Kadınları erkeklerin cinsel objesi olarak gören bu kontrol mekanizması, aile ortamında kadın bedeninin sıkı denetimi ve geleneksel ahlaki normların yasalar tarafından da desteklenmesiyle devam ettirilir. Kadınları “ahlak, namus, ayıp” gibi normlarla denetleyen sistem ve geleneksel toplum, en büyük ahlaki düşkünlüğü ise bu kavramların arkasına gizlenerek yapar. Burada asıl amaç, kadın cinselliğinin ve bedeninin mutlak hakimiyetidir.

Böyle sınırların çizildiği bir yaşamda ise kadınların nasıl yürüyeceğinden tutalım nasıl oturup kalkacağına, nasıl giyineceğine dair tüm sosyal alanlar, erkek denetimine tabidir. Bu denetim mekanizması ev içinden başlar, oradan sokağa ve tüm kamusal alanlara kadar uzanır.

Belki tüm davranış biçimleri yasalarca ifade edilmez, ancak adı konulmamış ve adına “ahlak” denilen toplumsal kurallar kadınların nerede, ne yapıp yapamayacağını belirler.

Bu nedenle kadınlar nereye gidip gitmeyeceklerini bilirler. Biraz bu kuralların dışına çıkmak ise birçok kadının şiddet görmesine ya da bedelini canıyla ödemesine neden olur. Dolayısıyla kadınların hareket edebilme koşulları, en yakınındaki erkeğin denetimiyle başlar, sonra sokak ve devlet mekanizmalarına kadar uzanan geniş bir denetim alanında devam eder.

Ataerkil sistem bu denetimi çeşitli mekanizmalarla yapar. Aile, din, medya, yasalar ve iktidarın tüm mekanizmaları ve eğitim kurumları kadın karşısında ortak örgütlü bir güç olarak hareket eder. Kadın mücadeleleri sayesinde birçok kazanım elde edilse bile günümüzde, bu sömürü ve kontrolü sağlayan tüm mekanizmalar yerinde durmakta ve henüz aşılmış değildir.

Feminist yazar Ursula Le Guin, ataerkilliği ve buna göre şekillenen erkeği: “Kendi olan benim, efendi benim, geri kalan her şey ötekidir- dışarıdadır, aşağıdadır, alttadır, itaat edendir. Ben sahip olurum, ben kullanırım, ben sorgularım, ben faydalanırım, ben kontrol ederim. Önemli olan benim yaptığımdır. Benim ne istediğim tek nedendir. Ben benim, gerisi benim uygun gördüğüm şekilde kullanılacak olan kadınlar ve el değmemiş vahşi arazidir” biçiminde tanımlar.

Cinsiyetçilik

Cinsiyetçilik tıpkı milliyetçilik ya da ırkçılık gibi bir cinsin (kadının) cinsiyetinden dolayı baskı, sömürü ve ayrımcılık görmesidir. Erkek egemenliğinin sürdürülmesini sağlayan tüm uygulama ve yaşam biçimlerine cinsiyetçilik diyoruz. Cinsiyetçilik günlük hayatımız içinde bazen bir söz, bazen bir davranış, bazen adı konulmamış kurallar bütünü olarak karşımıza çıkar. Yani bir kadının sadece kadın olmasından kaynaklı bir ayrımcılık biçimi olarak yansımasını bulur. Mesela, “sen bir kadınsın, ne anlarsın” denilmesi cinsiyetçi bir davranış biçimidir. Ya da “elinin hamuruyla işime karışma, sen sadece kadın işi yap” denildiği an cinsiyetçilik yapılmış olur. Ya da “yüksek sesle kahkaha atma, sen bir kadınsın, yerini bil” denildiği zaman cinsiyetçilik yapılmış olur.

Kadınlar hayatı boyunca sürekli ikincil pozisyonda tutulur. Kadını salt ‘duygu’ ile özdeş gören ama ‘kadın aklının” hiçbir şeye ermeyeceğine inanan bütün düşünüş biçimleri cinsiyetçidir. Hayatı boyunca cinsiyetçi sınırlamalara, boyun eğdirmeci davranışlara, ikide bir “sen bir kadınsın yerini bil” diyen yaklaşımlara neredeyse uğramayan kadın yok gibidir.

Kadınları süreki bu öteki ve ikinci statüde tutmak ve kadınlar üzerindeki denetimi ve egemenliği sürdürmek için ise farklı bir araca ihtiyaç duyulur. Bu araç kadınlara uygulanan sistematik şiddettir. Kadına dönük şiddet ataerkil ideolojinin kadının sürekli köle statüsünde tutmasının en temel dayanağıdır. Şiddet, boynuna halka geçirilmiş kadının sürekli terbiye edilme yöntemidir.

Kadına yönelik şiddetin tanımlanması

Kadına yönelik şiddet, kadının toplumdaki cinsiyetçi ayrımcılığa dayalı statüsünü sürekli kılmak için uygulanır.

Birleşmiş Milletler’in 1993 yılında kabul ettiği Kadınlara Yönelik şiddetin Önlenmesi Bildirgesi şiddeti: “Kamusal ve özel alanda gerçekleşen, kadınların fiziksel, cinsel, duygusal zarar görmesiyle sonuçlanan ya da sonuçlanması muhtemel olan, her türlü cinsiyet temelli şiddet eylemi veya bu eylemin yapılacağına dair tehdit ya da zorlama ve keyfi olarak özgürlüğün kısıtlanması” olarak tanımlanmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü kadına dönük şiddeti: “Cinsiyete dayanan, kadını inciten, ona zarar veren, fiziksel, cinsel, ruhsal hasarda bulunan, toplum içerisinde ya da özel yaşamında ona baskı uygulanması ve özgürlüklerinin keyfi sonuçlanma olasılığı olarak kısıtlanmasına neden olan her türlü davranıştır” demektedir.

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)ise şiddeti, “Kadının fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanması muhtemel olan, bu tip hareketlerin tehdidini, baskıyı ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, ister toplum önünde olsun, ister özel hayatta meydana gelmiş olsun cinsiyete dayalı her türlü şiddettir.” biçiminde tanımlamaktadır.

Şiddet olgusu genel olarak baskı ve zor uygulayarak bir şeyleri yapmaya zorlamak şeklinde tanımlanmaktadır. Sınıflı uygarlık tarihi boyunca tüm kadınlara sistematik olarak uygulanan şiddet ne yazık ki halen tüm kadınların yaşamlarının ayrılmaz bir parçası olarak yaşanabilmektedir.

Dolayısıyla kadınlara, yalnızca kadın oldukları için uygulanan veya kadınları etkileyen cinsiyete dayalı ayrımcılık ile kadının yaşam haklarını ortadan kaldıran her türlü tutum ve davranış kadına yönelik şiddet olarak tanımlanabilir.

ŞİDDET BİÇİMLERİ

a) Fiziksel şiddet:

En çok bilinen şiddet türüdür. Ya da genel olarak şiddetten bahs edildiğinde ilk akla gelen şiddet biçimidir. Dünya genelinde sistematik bir kırım olarak oldukça yaygın bir biçimde yaşanmaktadır. Fiziksel şiddet, genel olarak tokatlamak, tartaklamak, tekmelemek, kesici ve vurucu aletlerle ya da yakıcı maddelerle bedene zara vermek, bir yerelere kilitlemek, itmek, silah ya da kesici aletle yaralamak, yakmak, gerektiği halde tedavi olmasını engellemek vb. olarak tanımlanır.

b) Psikolojik-duygusal şiddet

Dünya genelinde uygulanan en yaygın şiddet biçimidir. Neredeyse psikolojik şiddete bir şekilde maruz kalmayan kadın yok gibidir. Hayatın her alanında yansımaları olan hatta her tarafa nüfuz etmiş ancak toplumsal geri algılardan dolayı şiddet olarak görülmeyen bir alandır. Psikolojik ya da duygusal şiddet; kadına bağırmak, hakaret etmek, aşağılamak, kıyaslamak, korkutmak, kıskanmak, kadının nasıl giyineceğine, nereye gideceğine, kimlerle görüşeceğine karar vermek, kadına veya çocuklara zarar vermekle, öldürmekle tehdit etmek, diğer insanlarla ilişkilerini sınırlamak, kendini geliştirmesine engel olmak, yaşadığı şiddetin sorumlusu olarak görmek, farklılığını bastırmak veya bu gerekçeyle kötü muamelede bulunmak, alay etmek, sosyal çevre edinmesini, arkadaşları ve yakınlarıyla görüşmesini engellemek, her an nerede olduğunu kontrol etmek, evden dışarı çıkmasını engellemek, hiçbir konuda söz hakkı vermemek, küfretmek, bağırmak gibi daha da geniş bir yelpazeye yayacağımız bir şiddet biçimidir.

c) Cinsel şiddet

Neredeyse bütün dünyada halen de tabu olarak görülen, üstü kapatılan, ‘özel alan’ denilerek belli bir mahremiyet alanına hapsedilip tartışılması fazla istenmeyen bir şiddet türüdür. Geleneksel yaklaşımlar, toplumsal gerilikler ve devletlerin de söylemsel olarak gündelik olarak pompaladığı bu şiddet türü genelde gizlenmekte, feodal toplumlarda ise “ayıp” kavramının arkasına saklanmaktadır. “Özelimdir, karışamazsınız” denilerek uygulanan ve dokunulmaz kılınan cinsel şiddet, bir çeşit toplumsal bariyer de eklenerek görünmez kılınmaktadır.

“Özel olan politiktir” söylemi cinsel şiddeti yalın bir şekilde tanımlamaktadır. Dokunulmaz kılınan ‘özel alanda’ kadına dönük her türlü şiddet uygulanmakta ve arka planındaki ataerkil ideoloji görülmemektedir.

Cinsel şiddet; kadının istemediği, kadın iradesini kıran ve kadına dayatılan, kadına rağmen uygulanan, istemediği biçimde cinsel ilişkiye zorlayan, çocuk doğurmaya ya da doğurmamaya zorlayan, kürtaja, fuhuşa zorlayan, cinsel organlarına zarar veren, cinsel özellikleri bakımından başka kadınlarla kıyaslayan, evli olduğu kişi tarafından istemeden cinsel ilişkiye zorlayan, zorla evlendirme, cinsel içerikli tacizler, namus gerekçesiyle öldürme ya da öldürmeye zorlamak, bekaret testi vb. gibi kadın bedeni ve cinselliği üzerindeki her türlü uygulama cinsel şiddet kapsamına girmektedir.

d) Ekonomik şiddet

Ekonomik şiddet genel olarak sömürü ilişkileri içinde tanımlanmasına rağmen üzerinde en az durulan şiddet türlerinden biri olmaktadır. İktidarlar bütün toplumsal kesimlere ekonomik şiddeti uygulamakla birlikte kadına dönük gerçekleşen derin ekonomik şiddet ise büyük oranda görünmez kılınmıştır. Kadının ev içinde görünmeyen emeğiyle birlikte ekonomik şiddet şöyle tanımlanır: “Kadının çalışmasına izin vermemek, istemediği işte zorla çalıştırmak, kadının para harcamasını kısıtlamak, az para vererek çok şey beklemek, aileyi ilgilendiren ekonomik konulardaki kararları kadının fikrini sormadan tek başına almak, kadının maddi gelirlerine el koymak, kadının rahat dolaşımını engelleyecek kısıtlamalar getirmek, kadının iş bulmasını kolaylaştırıcı becerileri geliştirecek etkinlikleri engellemek, kadının işten atılmasına neden olmak, para üzerinden bağımlı kılmak” gibi daha da çoğaltacağımız yaklaşım biçimleridir.

4. Dünya Kadın Konferansı Eylem Platformu ve Pekin Deklarasyonu’nda kadına yönelik şiddet eylemleri şöyle tanımlanır:

  • Dayak dahil aile içinde meydana gelen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet evdeki kız çocuklarının cinsel istismarı, çeyizle bağlantılı şiddet, evlilikte tecavüz, kadının cinsel organına zarar verme ve diğer geleneksel uygulamalar,
  • Tecavüz, cinsel taciz, işyerinde, eğitim kurumlarında ve başka yerlerde sarkıntılık ve cinsel zorlama dahil toplum içinde meydana gelen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet, kadınların alınıp satılması ve fahişeliğe zorlanması;
  • Nerede olursa olsun, devletin yürüttüğü ve göz yumduğu fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet.
  • Kadınlara yönelik şiddetin diğer türleri arasında, silahlı çatışma durumlarında kadınların insan haklarının ihlal edilmesi, özellikle cinayet, sistematik tecavüz, cinsel kölelik ve gebeliğe zorlama,
  • Kadınlara yönelik şiddet hareketleri, aynı zamanda zorla kısırlaştırma ve düşüğe zorlama, kız bebeklerin öldürülmesi ve doğum öncesi cinsiyet seçimini de kapsamaktadır.

Kadına yönelik şiddet istatikleri

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünyadaki kadınların %35’i şiddete maruz kalmaktadır. Raporda kadınların Afrika’da % 36.3’ü, Amerika’da %29.8’i, Avrupa’da %25.4’ü, Güneydoğu Asya’da kadınların %37.7’si eşleri ya da yakınları tarafından şiddete maruz kalmaktadır. Rakamlardan da anlaşılacağı üzere şiddet evrensel bir sorun olarak yaşanmaktadır.

Yine Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde en son yapılan araştırmalara göre 28 AB üyesi ülkede 15 yaş ve üzerindeki kadınların şiddete maruz kalma oranları şöyle: Avusturya; yüzde 20, Belçika; yüzde 36, Bulgaristan; yüzde 28, Kıbrıs; yüzde 22, Çek Cumhuriyeti; yüzde 32, Almanya; yüzde 35, Danimarka; yüzde 52, Estonya; yüzde 33, Yunanistan; yüzde 25, İspanya; yüzde 22, Finlandiya; yüzde 47, Fransa; yüzde 44, Hırvatistan; yüzde 21, Macaristan; yüzde 28, İrlanda; yüzde 26, İtalya; yüzde 27, Litvanya; yüzde 31, Lüksemburg; yüzde 38, Letonya; yüzde 39, Malta; yüzde 22, Hollanda; yüzde 45, Polonya; yüzde 19, Portekiz; yüzde 24, Romanya; yüzde 30, İsveç; yüzde 46, Slovenya; yüzde 22, Slovakya; yüzde 34, İngiltere; yüzde 44.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) ”Küresel Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Raporu”na göre Türkiye 145 ülke arasında cinsiyet eşitliğinde 130. sırada yer almaktadır.

  • Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre ülke genelinde yaşamının herhangi bir döneminde eşi veya eski eşi tarafından fiziksel şiddete maruz bırakılan kadınların oranı yüzde 39.3. Yaşadıkları fiziksel şiddet sonucunda yaralanan kadınların oranı yüzde 25. Yaşadıkları şiddeti kimseye anlatamayan kadınların oranı ise yüzde 48.5.
  • Verilere göre şiddet yaşayan kadınların sağlık sorunları yaşama, intihar etmeyi düşünme ya da deneme olasılıkları da en az iki kat artıyor. Ayrıca her 10 kadından 1’i gebeliği sırasında fiziksel şiddete maruz kalıyor. Cinsel şiddet birçok durumda fiziksel şiddet ile birlikte yaşanıyor, kadınların yüzde 42’si fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldıklarını belirtiyor.
  • Rapora göre Türkiye’de okula gitmemiş veya ilkokulu bitirmiş kadınlar arasında fiziksel şiddetin yaşam boyu görülme sıklığı yüzde 52. Ancak sadece eğitim düzeyi düşük olan kadınlar şiddete maruz kalmıyor. Eğitim düzeyi daha yüksek olan kadınlar arasında da her 10 kadından 3’ü eşleri tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor.

TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) rakamlarına göre hazırlanan Sosyal Bozulma Raporunda da ise şu verilere yer verilmektedir.

  • Yalnızca 2011-2016 yılları arasında 232 bin 313 çocuk erken evlendi. Resmi rakamlara yansıyan bu tabloda çocuk evlilikleri imam nikahına dayalı olduğundan sayının çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor.
  • 2002’den bu yana 18 yaşın altında 440 bin çocuk doğum yaparken 15 yaşın altında tecavüze uğrayarak doğum yapan çocuk sayısı ise 15 bin 937’dir.
  • Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göreyse erken evlilik ve nişanlılık nedeniyle eğitime devam edemeyenlerin yüzde 97.4’ü kız öğrenciler.

Raporda istatistiklerin bölgelere göre dağılımı ise şöyle yapılmaktadır: Marmara: Yüzde 30, Ege: Yüzde 37, Batı Anadolu: Yüzde 42, Orta Anadolu: Yüzde 43, Akdeniz: Yüzde 37, Batı Karadeniz: Yüzde 34, Doğu Karadeniz: Yüzde 27, Kuzeydoğu Anadolu: Yüzde 39, Ortadoğu Anadolu: Yüzde 32, Güneydoğu Anadolu: Yüzde 33.

Yarın: Şiddetin uygulama alanları