Son on üç yıllık AKP iktidarı zamanında gerek kamu alanında gerek sokakta gerekse aile ve devletin kendi kurumları içerisinde kadına, çocuklara karşı sistemli olarak gelişen şiddet, linç ve tecavüz kültürünün güncel olarak mevcut devlet ve iktidar yapısıyla çok sıkı bağlantısı var. Bununla birlikte paralel, üretici konumunda olan memleketin köylüsü, çiftçisi, işçisi ve emekçisinin kol ve kafa emeği üzerinden geliştirilen emek gaspı, HES’ler, barajlar, ve maden aramaları adı altında yapılan doğa katliamları da tecavüz kültürüyle çok iç içedir. Bu özelliğiyle yol açtığı bütün toplumsal sorunları elinde, gasp ettiği toplumun ekonomik, siyasi bilimsel ve askeri güçle şiddet, bastırma ve soykırımla çözen iktidar ve devlet kurumunun zihinsel ve kültürel olarak dünyada gelişen bütün savaşların, toplumlarda gelişen bütün cinayetlerin, her türlü şiddet ve tecavüzün nedeni ve sorumlusu olduğu çok açıktır.  

Hergün bütün şiddetiyle yüzümüze, gözümüze ve kulaklarımıza çarpan bu güncel gerçekliğin bir de arka planı, tarihsel boyutu olduğu muhakkaktır. Zira güncelliğin de bir sosyolojisi vardır ve bunun da esası canlı tarih demektir. İktidar zihniyeti ve devlet, sürekli toplumun üç temel yaşam güdüsü olan savunma, beslenme ve üreme denen güncel ihtiyacı üzerinden kendi varlığını veya yüzünü gösterir. Zira o toplum için vardır, toplumun ihtiyacı ve hizmeti içindir. Gerçekte ise tersi doğrudur. Toplumun güvenliğini, iç barışını sağladığı bir yalandan ibarettir. Toplumun meşru savunma hakkını elinden alarak savunmasız bırakmış ve kendine mahkum kılmıştır. Ona rağmen toplum kendini savunmaya çalıştığında ise Rojava’da olduğu gibi üstüne DAİŞ gönderilir.  


Şiddeti üreten devletin egemen zihniyeti

Tarihte sıkça görüldüğü gibi devlet istediğini keser, istediğini asar ya da sürgüne gönderebilir. Nitekim devletlerin tarihi bundan ibarettir. Azgın sömürü ve tek tipleştiren hiyerarşik ve homojen kültürü içerisinde, rahmetli Kemal Sunal’ın filmlerindeki maraba/ağa ilişkilerindeki gibi kölelik koşullarında yarı aç, yarı tok olarak beslenmesini ve bu eşitliksiz, özgürlüksüz ve aşksızlık içerisinde üremesini sağlar. Sorgulamakmış, düşünmekmiş, değiştirmekmiş, insanlığın sorunlarına kafa yormakmış, bunlar iktidar ve devletin toplum tasavvurunda yoktur. Dolayısıyla bu devlet sistemi içerisinde biçimlendiren toplumdaki yetişkin kölelerin kendi çocuklarına armağan ettikleri tek şey kölelik ve sefalettir. Bunu aşan örnekler enderdir. Devlet için toplum, sürekli güdülmesi ve başını kaldırdığında vurulması gereken bir koyun sürüsünden ibarettir. Toplumu böyle gören iktidar ve devlet zihniyeti ve duruşunu bugün en bariz halleriyle Erdoğan’ın kişiliğinde görüyor, bu zihniyetin politikalarının mağduru oluyoruz. Böyle bir zihniyetin yönettiği bir ülkede kadına, topluma ve doğaya şiddet ve tecavüzün önü alınamayacağı gibi yüzde bin beş yüz artış yapmış olmasına doğrusu şaşmamak gerekir. Çünkü iktidar zihniyeti ve onun kurumlaşmış hali olan devlet için tarih, tekerrürden ibarettir. Bunu anlamak için de iktidar ve devletin hangi tarihsel koşullar içerinde ve hangi toplumsal temeller üzerinde yükseldiğine bakmak gerekir. Tarihsel başlangıç güncel sonuçları da belirler. 


Bizden çalınanları almak mümkün 

Anaerkil toplum bundan beş bin yıl önce eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik, komünal, ahlaki, politik toplum değerler üzerinde gelişti. Bu toplumun ideolojik, siyasi, bilimsel, sağlık, eğitim, sanatsal, savunma alandaki bütün yaratımları egemen erkek tarafından gasp edildi. Kadın şahsında topum köleleştirilmesi ve doğanın işgali üzerinden gelişerek kurumlaştıran ve bunu bir tecavüz kültürüne dönüştüren egemen erkeklik, bugün de yaslandığı bu kurum ve kültürüyle toplum ve doğanın varlığına ve bütün değerlerine karşı şiddet ve tecavüzle yönelmeye devam ediyor. Yani başta kadın olmak üzere, toplumun haklarına, toplumun ve doğanın var oluş biçimine karşı bir saldırı, tecavüz, gasp, sahiplenme, mülkleştirme hareketi ve girişimi olarak varlık gösteren egemen erkekliğin, iktidar ve devlet kurumunun demokratikleşmesi, tecavüz ve şiddetin ününe geçmesi ve bunu durdurması mümkün değildir. Çünkü bu onun doğasına, varoluşum gerçeğine aykırıdır. 

Dolayısıyla devletten adalet ve ahlak beklemek, sağlıklı sağlık, sağlıklı eğitim, güvenlik, eşitlik, özgürlük beklemek, ipini boğazına geçirmiş celladından bir insanın yaşama hakkını dilenmesine benzer. Cellat kimseye yaşama hakkını bağışlamayacağı gibi iktidar zihniyeti ve devlet sistemi de demokratikleşemez ve adalet, eşitlik ve özgürlük dağıtan bir konumda olamaz. Devletin demokratikleştirilmesi öncelikle tahakküm alanının sınırlandırılması, devletin küçültülmesiyle mümkün. Buna karşı çözüm, toplumun daha güçlü mücadele ederek, bilinç, irade ve güç kazanarak varoluş biçimine ve farklılıklarına göre kendini ahlaki ve politik esaslar üzerinde örgütleyerek sistemleştirmesidir. Tecavüz kültürünün de önüne ancak böyle geçmek mümkün olacaktır. Yani devlet sistemi dışında bir yaşamı inşa ederek karşı konulabilir. Ne kadar toplumsal değerleriyle bilinçlenmiş ve örgütlenmiş özgür birey ve bu özgür bireylerden oluşan özgür ve örgütlü toplum olursa, ne kadar iktidar/devlet zihniyeti ve egemenliğine karşı hak, adalet ve eşitlik, özgürlük mücadelesi verilirse, o kadar da devleti sınırlamak ve küçültmek mümkündür. İktidar ve devlet zihniyetinde kısmi bir dönüşümü de ancak güçlü toplumsal mücadele sağlayabilir. 

Bu adımların atılması ve toplumun dönüşmesi için önümüzdeki seçimler büyük bir fırsat sunuyor. Özgür birey ve geleceği, demokratik, eşitlikçi bir toplumu inşa etmek için önümüzdeki genel seçimler oldukça önemli.