Tam bu noktadan, modern dünyanın arenaları, futbol stadyumlarının şiddetten hiçbir zaman arınamamasının nedeni mekana yansıyan iktidar ya da bir başka deyişle inşa edilmiş iktidar değil midir? Her stadyumun ama her stadyumun, şiddet, ırkçı, küfür ve erkek olması, sadece her ne pahasına olursa olsun kazanmak değil, her türlü durumda kazanmak durumunun, seyri, hissedilmesi, yaşanması arena duygusunun, mekanın ve iktidarın hissiyatıdır. Bu yüzden bütün futbol maçları öncesi ve sonrası yaşanan şiddet bu iktidarı, temel yaratıcısı iktidar olan faşizmi, şeref tribünlerini, ayrıcalıklı koltukları, seyre gelen iktidar mensupları ve hatta son dönemlerde neoliberal kent simgesi alışveriş merkezlerinin her stadda yer alması ve hatta tarihi stadların yıkılarak yeniden AVM’ye göre yeniden inşa edilmesi de bir bütün olarak katılaşmış ideolojinin simgesel mekanlarından önde gelenlerinden biri olduğunu açıkça gösteriyor.
Bu hafta İstanbul’da forması yüzünden öldürülen genç insanın, Brezilya’da henüz geçen ay Fortaleza ve Ceara takımlarının taraftarlarının taş ve sopalarla birbirlerine girmesinden sonra ateş açılması sonucu öldürülen 2 kişi, sahada ölen futbolcular ya da ölümlerinden hiç haber alamadığımız biraz az ünlü futbolcular, az izlenir ligler veya hiçbir zaman izlenmeyen amatör futbol oyunlarında ölenler iddia ediyorum ki arenalarda aslanların önüne atılan ya da gladyotör dövüşlerinde, yenilerek öldürülenlerden daha çoktur. Bunun uygar batı maçlarında olmadığı, herkesin sakin sakin maç izlediği söylemiyle bizi terbiyeye davet eden konuşmalara da aldırmayın, ‘holigan’ terimin yaratıcısı batı seyircisidir. Bu şiddeti doğuran, ‘iktidar ve mekan’ göz ardı edilerek yapılan her açıklama, bu ideolojiyi yeniden onarandır. Esas mesele iktidar mekanına, stadyumlara doluşulduğunda koskocaman bir kütle makinesi işlemeye başlar. Bu makineye bir yandan katılan işçi, işsiz, avukat, doktor, seyyar satıcı ya da her neyse diğer yandan ‘taraftar’ olarak çıkar. Mekanın değiştiriciliğinin, yabancılaştırmacı etkisinin çarpıcı bir örneğidir. Burada hiçbir sınıfsal ayırım kalmaz değildir tam aksine bütün özneler kendilerini, tapınağa, stata adarlar. İktidarın parçası, görkemli birlikte haykırışların nesnesi olarak ‘seninle ağlar, seninle gülerim’ olunur.
Mekanın şiddet ile iç içe olması yani aslında iktidar ideolojisinin katılaşmış hali sadece statyumlar, kongre salonları gibi devasa mekanlarla değil, aynı zamanda yine devasa ‘toplu konutlar’ yani izolasyon tipi cezaevleri içinde geçerlidir. Birbirleriyle ilişkisi en fazla, sadece asansörlerde günaydın ve iyi günler dilekleriyle sınırlı, yeni faşizmin ev sakinleri de benzer bir hissiyatın failidirler. Yan yana ama birbirleriyle hiç ilişkisi olmayan bu yabancılaşmış güruh yeni neoliberal kentin mağduru, öleni ve öldürülenidir. Burada garip olan, komşuna karşı sıkı sıkıya kilitlenen kapıların birbirini tanımayan komşularının bir statta aynı forma ile birbirlerine her gol sonrası sarılması olabilir.
Belki de tersinden söylemektir ama kenti, mekanı yıkmadan iktidarı yıkmak hiç mümkün değil gibi geliyor bana…
Şiddet ve mekan
İktidarın simgesel ve aynı zamanda fiili alanı mekan onun ideolojisini yansıtırken yani ‘buharlaşmış ideolojiyi katı hale getirdiğinde, içindeki şiddeti mekanda yeniden yaratıyor. İnsanların, aslanların önüne atılması ya da gladyöterlerin birbirlerini öldürmesi ve bunun seyiri için uygun mekan, arenalar, iktidarın şiddetini ve öldürebilme tekelini elinde bulundurmasının, gösteri alanlarıydı. Antik kentler de dolaştığınızda, anfi tiyatrolar, eğer dik ve yüksekse aynı zamanda arena olarak kullanılan alanlardır. Kenar duvarların dik ve yüksek olması öldürme seyrine yakın olmanın ayrıcalığıdır.