Halil Güneş 19 yıldır cezaevinde. İlk, orta ve liseyi Adana’da, üniversiteyi ise Sivas’ta okudu. Devrimci eylem ve düşünceleri nedeniyle Ocak 1993’te tutuklanıp, müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Yaşadığı işkenceli dönemlerin, kendi tabiriyle zindan sürecinin nişanesi olan; kemik kanseri ve epilepsi gibi hastalıklarla boğuşmasına rağmen, devrimci ruhuyla yaşama sıkı sıkıya bağlanan Halil Güneş, hapishanede çok sayıda şiire imza atarken, Caney isimli ilk kitabı 2010 yılında Med Yayınları’ndan çıktı. Halen Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde. Yaşamın anlamını şiirlerle arayan ve bu arayışını da “Caney” isimli eserinde toplayan Güneş’le mektup aracılığıyla söyleşi yaptık.

Size şiiri anlatmanız istenirse nasıl tarif edersiniz?
Şiiri anlatmak için tarihin yazılı döneminin ötesine ilk sözlü anlatımlarına kadar inmek gerekir. Şiir öyle an içinde beliriveren bir duygu yoğunluğunun çok daha ötesidir. Şiir kendini zor var edip, kalıcı kılan bir edebi soyutlama gücüdür. Bu anlamda güncel dönemde yaşanılanların tarihe kayıt tutulması da denilebilinir. Çünkü ölçü, toplumsal yaşamın ürünü olan bireyin içinde yaşadığı toplumsallıkla yeniden buluşma çabasıdır. Bunun dilin estetize gücüyle yeniden üretilmesidir. Çok çeşitli tanımlar, farklı bakış açıları da geliştirilebilir. Bence şiir yaşamın ta kendisidir. Örneğin kim Kemal Pir yoldaşımızın şiir gibi yaşamadığını iddia edebilir? Yine tanık olduğumuz binlerce örnek var. Şiir bir yaşam biçimi ve tarzıdır. Dile gelen ise, bunun estetize edilmiş sözüdür.

Caney zaman ve mekânın bir kırılma noktası mı? En uzun soluklu dem mi?

Kitap bir bütün olarak okunduğunda her bir parçada yaşamın kırılmaları, sonsuzlaştırma ve kalıcı kılma çabası da görülecektir. Her bir parça (şiir) yazıldığı tarihin bir ürünü ve bir sonucudur. Doğum ve özgürleşmelerin şifrelenerek tarihe kayıt olmasıdır. “Caney” kalıcı ve sonsuz olandır. En soluklu demdir.

Sessizliği, duvar soğukluğunu geçerek anlatmak ve koca bir sessizliğe büründürmek nasıl bir duygudur?

Sessizlik diye bir durum canlılığın olduğu yerde mümkün değildir. Sessizlik bir yok halidir. Oysa biz devrimcilerin böylesi bir lüksü de yoktur. Bizler sesi kısılmak, bastırılmak istenen bir ulusun bireyleriyiz. Bu en bariz ana dilimizi kullanamamaktır. Bunu kullanmak isteyenlere karşı uygulanan, doğrudan faşizmle de gözler önündedir. Dolayısıyla hapsedildiğimiz zindanlar da bunun ifadesidirler. Ses olmamızdan, ışık olmamızdan korkuyorlar. Doğruluğumuz ve haklılığımız bulunabilen her meşru zeminde çoğalmamıza ve büyümemize de olanak sağlıyor. Dolayısıyla bir kendini ifade ediş ve var kılma çabası olarak, hakkıyla üretildiğinde bu zeminde kendini çoğaltmaması mümkün değildir. Bu halin duygusunu sözcüklerle ifade etmek ise çok kolay değildir. İşte “bir pusuydu şubat/ağustos gülüşlü çocuklara” yaşadığımız şu günlerde bu pusunun atlatılmasında son evre değil mi?

Yaşamın çalınmamış ezgisine sözcüklerle ulaşmak mümkün mü?

Söz elbette ki değerlidir. “Önce söz vardı” da denilir, doğrudur. Ama günümüzde bizler için yaşamın çalınmamış ezgisine ulaşmak ancak söz ve eylem birliğiyle mümkündür. Eylemsiz ve pratiksiz bir yaşamın olmayacağı gibi, şiir de olmaz. Çünkü şiir toplumsal alandaki çelişkilerin en amansız çatışma ve kırılma anlarının zihinde yeniden duygularla estetize edilerek form bulma çabasıdır da. Dolayısıyla sadece sosyal değil, siyasal anlamda da ‘söz’le sınırlanmak, kendini hasmının merhametine teslim etmektir. Oysa bu, insanın doğasına aykırıdır. Kendi var oluşumun anlamını kurmak ve korumak bir pratik ve eylemli bir duruştur. Kanımca şiirin kendisi de bir eylemdir. Çünkü kendimi devrimci kimliğimle tanımladığımda bulunduğum koşullar gereği, şiir benim eylemim oluyor. Bu bir anlamın dışında tutulmak istediğimiz toplumsal mücadele ve yaşamla buluşma ve orada yer alma çabasıdır.

Zindanda geçirdiğiniz yılları kaleme dökebildiniz mi?

19 yılımı içerde tamamladım. Kalan 11 yılım var. İçeriyi içeriden yazmaktan ziyade, dışarıda yazmanın anlamı zenginleştireceğine inanıyorum. Burada söz konusu olan yaşamdır. Ve bunun da yazılarak anlatılabileceği kanaatinde değilim. Dil yaşadıklarımızı karşılamada çok yetersizdir. Henüz yaşanan birçok olayı tanıma kavuşturacak sözcük yoktur. En yakınından halen 1999 yılı 26 Eylül’ünde Ulucanlar’da yaşadığım katliam ve kırımı hangi sözcükler tanımlar ki? Bu sadece içeride değil, dışarısı için de böyle. İşte (Geliyé Tiyare’de) kimyasallarla katledilen 36 can parçamıza uygulanan bu ahlak ve insanlık dışı hiçbir hukuka sığmayan durumu ne izah edebilir? Nasıl yazabiliriz? Çünkü karşımızda aldığı yenilginin hıncıyla çılgına dönen bir akıl-dışılık var.

Son olarak paylaşmak istediğin bir şey var mı?

Genel olarak toplumsal sürecin ayrıksı ve olağanüstü bir döneminden geçiyoruz. Değil birey, toplum olarak, halk olarak bir varoluş-yok oluş kavgasını veriyoruz. Elbette bu süreçler zor süreçlerdir. Çabası ve temposu yüksek, yüksek olduğu kadar da tehlikeli süreçlerdir. İnanmanın ötesinden daha çok çalışmak, örgütlenmek, karşı çıkış ve olmak durumundayız ki, başarıyı güncel olarak teminat altına alabilelim. Çünkü kazanılacak olan özde kazanılmış ve tarihe mal olmuştur. Evet, içeriden bir siyasi tutsak olarak tek beklentim, toplumsal özgürlüğümüzü kazanmaktır; kazanacağız da...


Uğraşın merkezinde devrim var


‘’Adana’da 1969 yılında doğdum. Çocukluğumun tüm anıları 12 Eylül öncesinin devrimci atmosferinin izlerini taşır. 12 Eylül sonrası ise bir çelişkiler ve çatışmalar toplamı olarak beni var etti. Aralık 2011 itibariyle cezaevinde 19 yılımı tamamlıyorum. Bir siyasi tutsak olarak elbette ki tüm uğraşlarımın merkezinde devrim ve onun güncel sorunları var. Elbette devrimci kimliğimde derinleşme, halkıma ve hareketime layık olma çabası ve pratiğim ekseninde bir yaşam uğraşındayım. Var olan sağlık sorunlarım da (kemik kanseri, akede nodüller, epilepsi) bu zindan sürecinin ürünü, bir anlamda nişanesidir. Çünkü hiçbir genetik ve bulaşıcı sağlık sorunum yoktu. Tamamı 19 yıl içinde işkenceli dönemlerinin ve buna karşı duruş çabalarımın sonuçlarıdır. Kaba, ağır işkenceler yapılmış, kemiklerim kırılmış, kırılan kemiklerim yanlış kaynamış, tekrar kırılmış yine yanlış kaynamış derken doğaları bozulmuş ve hastalığa dönüşmüşlerdir. Doğal seyrinden çıkarılan her şey, karşı tepki ile bir farklı duruma geçer. Bazen geri çevrilemez haller de alır. Sağlık sorunlarımın da kaynağı bulunduğum mekân ve uygulamalardır. Ve sadece fizikidirler.’’


HAMDİYE ÇİFTÇİ / Bitlis E Tipi Cezaevi