
Bilindiği gibi önce görsel sonra da yazınsal anlatım biçimi, bir bakıma insanlık tarihiyle yaşıt bir olgudur. Başta Yukarı Mezopotamya olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan on binlerce yıllık mağara veya kaya üstü resimli anlatımın ardından yazının bulunmasıyla bu kez şiirsel anlatım biçimi başlıyor ki, bunun en ilginç örneklerinden biri Gılgamış Destanı’dır. Bu destan da sonra gelenler gibi insan-tanrı ilişkileri ekseninde toplum olaylarını ve doğa olaylarını anlatmaktadır. Aynı anlatım biçimi, daha sonra Homeros’un İlyada Destanı ile doruk noktasına çıkar.
Destansı anlatım tarzı ile yaratıcısının içinden çıktığı toplumsal ortam arasında bir diyalektik birlik olduğu açıktır. Bu anlatım tarzı, geçmişte Doğu toplumlarında daha çok mesnevi biçiminde ortaya çıkarken sonradan şiirsel anlatımın bir biçimi olan manzum-tarih formuna dönüşüyordu. Bizans İmparatorluğu dahil Batı toplumlarında ise destansı anlatım form değiştirerek devam ediyordu. Nitekim Bizans’ın başkenti İstanbul Osmanlılarca fethedilince Bizanslı Dukas konuya ilişkin duygularını bir ağıtlama-destanla dile getiriyordu. Daha sonra Fatih, Patrik Gennadius’a Hristiyanlara dini serbestlik sağlayan bir ferman vermiş olsa da o, çok kısa bir kesitini aktardığımız şu ağıtlama-destanı düzmekten geri kalmıyordu:
Ey şehir, şehir, bütün şehirlerin başı!
Ey şehir, şehir, dünyanın dört
[tarafının merkezi!
Ey şehir, şehir, Hristiyanlar’ın iftihar
[sebebi ve barbarların hezimeti!
Ey şehir, şehir, içinde manevi
[meyvelerle dolu ikinci bir cennet!
Ey cennet şimdi güzelliğin nerede?
Vücut ve ruhun, manevi zarafetlerinin faydalı kuvvetleri nerede?
(...)
Şimdi şehre gelen felaketi,
[müthiş esareti ve acı hicreti
Hangi kuvvetli dil tasvir
[edebilecek?
Maruz kaldığı felaket Kudüs’ten
[Babil’e veya Asurya’ya
Hicret etmek gibi değildir.
Ey güneş titre! Ey arz, sen de titre!
Ve âdil hakim olan Cenab-ı Hakkın
[günahlarımız için
Neslimizi tamamen terk ettiğinden
[inle!
Bakışlarımızı gökyüzüne
[çevirmeye layık değiliz,
Yalnız yüzümüzü yere koyarak
[Allah’a yakarmalıyız... (1)
Soykırımın yarattığı travma ve korku
Soykırımın Ermeni aydınlar üzerinde bıraktığı olumsuz etkiye somut olarak ‘Alevi-Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşuğlar’ konulu çalışmam sırasında tanık oldum. Kitaba aldığım bütün Aşuğlar, Osmanlı döneminden kalmaydı. Yazarlık hayatımın ilk yıllarında bildiğim başlıca Ermeni ozan, Konyalı Panos Özararat’tı. Onu da isminden çıkarabiliyorduk ve din-dışı yazan koyu bir Kemalist olarak tanıyorduk.
Çalışmayı yürütürken tanıdığım Ermeni kökenli başlıca Alevi ozan, Lütfü Gültekin’di. Kendisini hayatta olan bir Ermeni Alevi âşık olarak kitaba almak istediğimi bildirdiğimde yüzüme duramamış ancak daha sonra gönderdiği bir mektupla kitapta yer almasının kendisi için yaratacağı sakıncalardan söz etmiş ve ben de kitaba almaktan vazgeçmiştim. Bunun anlayış gösterilmesi gereken travmatik bir durum olduğunu üzüntüyle görmüş ve yaşayan hiçbir Ermeni âşığa yer verememiştim.
Lütfü Gültekin’in de bu zoraki tutumu içine sindiremediğini biliyorum. Nitekim bundan yıllar sonra yolladığı “Ermeniler Olmasaydı...” başlıklı bir yazıda Bizanslı Dukas’tan yaklaşık yedi yüz yıl sonra İstanbul’un önemini ve Kayseri kökenli Sinan ve Balyan gibi Ermeni mimarların şehre yaptığı büyük katkıyı dile getiriyordu:
“İstanbul, tartışmasız dünyanın en baş döndürücü şehirlerinden biri, belki de birincisi. İstanbul’un olağanüstü özelliklerinden biri, Allah vergisi doğal konumundan kaynaklanıyor. Dünyanın içinden deniz geçen tek şehri o. (...) İstanbul’u olağanüstü yapan bir başka özelliği ise insan yapımı, yani mimarisi; şehre kimliğini veren binaları...”
Dersimli Ozan Gültekin, İstanbul’un Ermeni Mimarları Sergisi’nden giderek üstteki iki ünlü mimarın yanı sıra birçok Ermeni mimarın daha katkılarını örneklerle anlatıyor. Verdiği liste hayli kabarık olsa da tümünü yansıtmadığı açık. Sözgelimi ünlü tarihçi Reşad Ekrem Koçu, salt Mimar Sinan’ın Osmanlı memleketlerinde 81 Cami, 50 Mescid, 55 Medrese, 26 Darülkurra ve Türbe, 14 İmaret, 3 Darüşşifa, 5 Suyolu ve Sukemeri, 8 Köprü, 17 Kervansaray, 33 Saray, 6 Mahzen ve 32 Hamama imza attığını isimleriyle bildiriyor. (3)
Ozan, “İstanbul’un İstanbul olmasında Anadolu Ermenileri’nin –Sinan’dan Balyan’lara- tartışmasız katkısının önünde saygı ile eğilmeliyiz ve 1915’in ülkemizi nasıl çölleştirmiş olduğunun üzerinde hepimiz düşünmeliyiz. Bütün katliamların, her türlü soykırımın, her türlü zulüm ve inkârın ve ‘yalan tarih’in ülkemiz için nasıl bir yoksulluğa yol açmış olduğunu hissetmeliyiz” dedikten sonra Hasan Cemal’in o tarihlerde yazdığı bir yazıyla görüşlerini noktalıyor. Şöyle diyor Hasan Cemal:
“1960’ların başında ben siyaset bilimi okudum Ankara’da. Dört yıl boyunca Mülkiye’de kimse bana örneğin Kürtleri, Kürt isyanlarının nedenlerini, Alevileri ve inançlarını, bu ülkenin toplumsal dokusuyla kimlik meselelerini öğretmedi. 1915’in gerçek yüzünü, Ermenilerin acılarını kimselerden duymadım. Dersim’e gelince, isyandı o kadar. Oysa Dersim isyan değildi. 6-7 Eylül de bizim tarih kitaplarının yazdığı gibi değildi. Uzun lafın kısası: Yalanda yaşatıldık. Yalanda yaşayan çoğu insan gibi toplum olarak da kendi kişiliğimizi bulamadık, olgunlaşamadık. Bu yüzden de iç huzuruna eremedik, iç barışımızı yakalayamadık...“
Destanın bir dönemeci: 19. Yüzyıl
Osmanlı toplumunda gerek destan geleneğinde gerekse destancı sayısının artışında 19. yüzyılın bir dönemeç olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kimi özellikleriyle destan, bir bakıma modernleşme dönemi ürünüdür. Gerek tabiat ve toplum olaylarının yoğunluğu, gerekse başta Ermeni Aşuğlar olmak üzere ‘halkın manzum tarihçisi ve sözcüsü’ niteliğindeki halk ozanlarının başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlere taşınmaları ve sorunlara müdahil olmaları gibi nedenlerle bu yüzyıla ‘destanlar ve destancılar yüzyılı’ demek mümkündür.
Nitekim 19. yüzyılın ilk yarısında başlayan modernleşme/batılılaşma hareketine paralel olarak özellikle 1860’lı yıllardan başlayarak Ermenilerin Osmanlı’dan hak istekleri, iki kesimin ilişkilerini oldukça gerer ve bu gerilim öncelikle destanlar yoluyla edebiyata da yansır. Her toplumdan saz şairlerinin ve ozanların bugün büyük bir külliyat oluşturan yüzlerce eseri bir yana salt Ermeni Âşuğların hemen her doğasal, sosyal ve siyasal olaya ilişkin yüzlerce destanı ve manzumesi bulunuyor.
Cumhuriyet döneminin güdümlü destancılığı
Tarihçi ve toplumbilimci Kemal Karpat’ın dediği gibi Osmanlı/Türk resmi ideolojisinin güdümlü ve Batılıların dış gözlemci tarihçiliğinin sığlığını görsek bile, ‘halkın gerçek sözcüsü ve manzum tarihçisi’ olarak nitelendirdiğimiz destancı ozanların da her zaman kendilerini bu güdümlü yaklaşımdan kurtardıklarını söyleyemeyiz.
Bu halk şairlerinin bir bölümü doğal akışı içinde duygu ve düşüncelerini şiire dökseler bile bir bölümünün kendisini resmi tutumdan soyutlayamadığı açıktır. Kuşkusuz bu, halk ozanlarından da çok eğitimli elit şairler ve yazarlar için söz konusudur.
Nitekim sözgelimi Çanakkale Savaşı’ndan yıllar sonra çok sayıda şair ve yazarın İstanbul’dan bölgeye götürülerek onlara nasıl manzum ve mensur hamaset eserleri yazdırıldığını, Osman Pepe yönetimindeki Orman Bakanlığı’nın konuya ilişkin Çanakkale Savaşları Albümü’nden izlemek mümkündür. Kuşkusuz gerek bu konuda gerekse Milli Mücadele üstüne yazılmış tüm destanları aynı kategoride düşünmek doğru değildir. Bunların bir bölümü ‘güdümlü’ ise, bir bölümü -söz yerindeyse- ‘doğaçlama’dır. (4)
Güdümlü destancılığın en çarpıcı örneklerini Jandarma Genel Komutanlığı’nca 1939’da çıkarılan Dersim Destanı’nda görmek mümkündür. Bu destanlar, tam birer propaganda metnidir. Devlet, söyletmek istediğini sözde Dersimli Âşıklara söyletmektedir. Burada toplum önderleri ‘feodal derebey’ olarak nitelendirilmekte, Seyyid ve Pirler ise ‘üfürükçü’ olarak sunulmaktadır. (5)
Aynı tarihte Jandarma Genel Komutanlığınca yayımlanan kitapçıklardan biri de Sason Ayaklanması ile ilgilidir. Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı ve Sasonlu Tavit’in şahsında yarattıkları meşhur Ermenice destan, 1980’li yıllarda UNESCO tarafından yayımlanır. Bu destan, Türkiye’de bir doktora tezine konu olduğu gibi milliyetçi akademisyenlerden Prof. Dr. Mehlike Aktok Kaşgarlı’nın bir folklor bildirisine de konu olur. Yazar, söz konusu eseri, ‘sözde Ermeni destanı‘ olarak nitelendirerek tam da Güneş Dil Teorisi’ne uygun biçimde kritize eder:
“‘Sasonlu Tornik/David de Sassoun’ destanındaki Kafdağı mitologyasının Ermeni masal ve efsaneleri ile hiçbir ilişkisi yoktur. Ermeni etnografya dergisinde Ermeni menşeili olduğu iddia edilen, Anadolu Türklerindeki (ocak) ateş, kadın, gelin gibi faktörler, doğrudan doğruya Asya Türk geleneklerine dayanır. Ermeni medeniyeti, kilise, manastır ve ticaret konularında varlığını koruyabilmiştir.” (6)
İşte size iki tarihçinin Ermenilerin kültürel varlığına ilişkin taban tabana zıt görüşleri. Zaten sorun resmi ideolojinin zehirli mirasından kurtulup kurtulamamaktır. Yoksa biliyoruz ki bırakın Ermeni Âşuğların hemen bütün toplum ve tabiat olaylarının manzum tarihçiliğini yapmasını, salt Zeytun olayları ve katliamı üstüne bile ondan fazla destan yazmışlardır. Osmanlı/Türk şair ve yazarlar, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarındaki yenilginin faturasını Andreanik Paşa’nın şahsında Ermenilere çıkarırken yine Ermeni Âşuğ Harbî’nin Zeytun olaylarını anlatan destanı objektif bulunarak Türk resmi kalemşörlerce de kimi zaman kanıt olarak sunulur. Buna rağmen olayların faturasını tümden Ermenilere çıkarmaya alışık bir zihniyet Türk âşıklarının neler söylediğine bakmaksızın bu suçlama için birkaç Ermeni şarkısını yeterli bulur. (7)
Biliyoruz ki bu yöntem, bizzat soykırımı gerçekleştiren İttihatçılardan bu yana başvurulan bir yöntemdir ve söz konusu Zeytun Destanı da çoğu kez özü değiştirilerek sunulmaktadır. Kaldı ki Ermenilerin uğradığı Büyük Felaket’i salt 1915 Soykırımı ile de sınırlamamak gerekiyor: Unutmayalım ki bunun temelleri daha önce, II. Abdülhamid döneminde 1895’te atılmıştı. (8)
Zeytun Olayı, tüm bu farklı yaklaşımların ve farklı destanların bir prototipi niteliğindedir. İki farklı yaklaşımı yansıtan onlarca destan ve ağıtlama-manzume vermek mümkündür. Ancak biz bu yola gitmeden dini önderlerden Dikran Bekçiyan ile bugün aramızda bulunmayan yazar Yaşar Uçar’ın 2007 yılında gönderdikleri, birçok yönüyle öğretici mektuptaki bir anekdota ve bir Türk subayının yazdığı 1895 Harbi Destanı’na yer vermekle yetineceğiz.
Bir Türk subayının 1895 Zeytun Destanı
Yer, Kudüs’te Zeytunlu Hagoplar’ın evi. Bu aile de hayatlarını kurtarabilmiş binlerce aileden biri. Babaannesi Maraşlı, anneannesi Antepli. Zeytunlu Hagop diyor ki: “Benim dedem evime bir Türk aldığımı görseydi beni evlatlıktan atardı yirmi sene önce; ben de bir Türkü alıp almama konusunda tereddüt ederdim; ama şimdi sizleri tanıdıktan sonra kapımı Türklere seve seve açarım! Kadehimi Ermenilerle Türkler’in dostluğu için kaldırıyorum.”
Sonra bir başka Ermeni şunları söylüyor: “Türklerle Ermeniler yüzyıllarca beraberce, iç içe yaşamışlardır. Aramızda çok büyük acılar yaşanmıştır. Ama bu acıları, bu gerçekleri oturup konuşmalıyız. Türklerle Ermeniler arasında dostluk ve muhabbet olmalıdır. Dostluk ve barış hepimizin yararınadır. Kadehimi dostluk ve barış için kaldırıyorum.”
Hagop, duvarda asılı duran Zeytun tablosunu göstererek dedesinin ve babasının geldiği yerleri anlatıyor. Bir ara gözleri yaşarıyor ve sesi titriyor. Çalışma masasının üstünde duran kitabı eline alıyor. Kitabın adı Zeytun Tarihi. 1960’ta Arjantin’de, Buenos Aires’te Ermenice olarak yayımlanmış. İçinde Ermeni harfleriyle yazılmış Türkçe destan ve şiirler de var. Hagop, “Size bir Türk askerinin yazdığı 1895 Harbi’ni anlatan bir destanı okumak istiyorum” diyor ve başlıyor okumaya...
Antep ellerinden vardım Maraş’a
Gör ki neler geldi şu sefil başa
İslam ayaklanmış Zeytun’a karşı
Dediler ki sen de gel göresin
Şam’dan ve Halep’ten geldi askerler
Beni de tabura dahil ettiler
Padişahtan ferman gelmiş dediler
Zeytun’u vurmağa gel ki göresin
Ceyhan köprüsünde ordu kuruldu
Çehar köşelerden İslam cem oldu
Adana’dan dahi bir büyük ordu
Dediler ki hazır geldi göresin
Ne vakit göründü Zeytun’un dağı
İlk de arş olundu Bertiz uşağı
Çözüldü çokların dizinin bağı
Kurulan cenkleri gel ki göresin
Osmanlı askeri taburla durdu
Ordudan orduya boru çalındı
İki ordu birden hücum eyledi
Düşen şehidleri gel ki göresin
Dağlardan dağlara toplar atıldı
Düşman başımıza gülle yağdırdı
Nice nice analar ağladı
Ana-baba günü gel ki göresin
Ordular Zeytun’a varıp yanaştı
Düşman gelip karşımıza dayandı
Esir düşen askerleri hep kırdı
Esirlerin halini gel ki göresin
Kış gelip de yüce dağlar karardı
Düşman yenilip de teslim olmadı
Maraş da yaralılar ile doldu
Yaralıların halini gel ki göresin
Konsoloslar gelip düştü araya
Padişah eyledi aff-ı şahane
Zeytun kaldı eski halinde
Altı konsoloslar gel ki göresin
Antep elinde ben de bulundum
Bu alâmetlerin hepsini gördüm
Düşman dolusu ben dahi içtim
Zeytun’da bir hikmet var gel ki göresin.
KAYNAKLAR:
(1) Erhan Afyoncu: Bizanslı Dukas’ın İstanbul Ağıtı, Hürriyet Tarih, 13 Kasım 2002
(2) 5 Ocak 2013 tarihli özel mektup.
(3) Reşad Ekrem Koçu: Osmanlı Tarihi Panoraması, Doğan Kitap, 2. Bas. İst. 2003, s.356- 377
(4) Çanakkale Savaşı Destanları’nın kimi örnekleri ve dökümü için bkz. A)Nail Tan: Çanakkale Deniz ve Kara Muharebelerinin Halk Edebiyatı ve Halk Müziğine Yansımasına Dair Üç Örnek, B) Hayrettin İvgin: Türk Edebiyatında Çanakkale Savaşlarını Konu Alan Şiirler, Kültür Çağlayanı der.
(5) Zafer Toprak: Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, Doğan Kitap, İst. 2002
(6) Prof. Dr. M.A. Kaşgarlı: Anadolu Ermeni Destanları, Efsaneleri ve Masalları Kritiği, III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. 1986, s. 46
(7) Bkz. Prof.Dr. Bayram Kodaman: Üç Ermeni Şarkısı ve Ermeniler’in Türkler’e Bakışı (1891- 1990), Yeni Türkiye Ermeni Sorunu Özel Sayısı- I, Sayı:37/ 2001
(8) Bu konulara ilişkin farklı bir yayın olarak ayrıca bkz. H. İvgin: Tarihî Şiir ve Ağıtlarda Ermeni Katliamı, Kültür Ajans yay. Ank. 2015.