Tanklarla yıkılan Kürt illeri, bodrumlarda yakılarak katledilenler, işlenen insanlık suçları, darbe girişimi, Meclis’in tasfiyesi, askıya alınan Anayasa, OHAL’in dönmesi, binlerce kamu çalışanının işten atılması, yerel yönetimlere el konulması... Tüm bunlar, “Bir daha geri gelmez” denilen 12 Eylül Darbesi’nin yıldönümünde yaşandı.

Türkiye tarihinin en karanlık dönemi olarak adlandırılan 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 36 yıl geçti. 12 Eylül, 1980 öncesi örgütlenen ve güçlü toplumsal bağlar edinen devrimci güçler ile yeni gelişen Kürt Özgürlük Hareketi’ni yok etmeyi hedeflemişti. “Bizim çocuklar başardı” klasiğiyle ABD’nin sahiplendiği 12 Eylül darbesi, aynı zamanda sermayenin mutlak egemenliğini sağlayan neo-liberal sisteme Türkiye’yi entegre etmeyi amaçlıyordu. Söz konusu hedefleri ve yapısı gereği darbenin ardından gelen tüm merkez sağ hükümetler, 12 Eylül darbesinin taşıyıcısı ve uygulayıcısı oldu.

Bu durum, hükümetlerin darbe anayasasından vazgeçmemesi, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, sermaye-devlet ilişkisi ve en açık olarak Kürt sorunundaki tutumlarıyla ortaya çıktı. Darbenin hedeflediği neo-liberal uygulamalar, 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal’lı ANAP hükümetinde hayata geçirilmeye başlandı ve AKP hükümetine kadar sürdü. Darbe sonrası tüm hükümetler Kürt sorununda imha ve inkâra başvurdu. Darbenin taşıyıcısı Çiller-Ağar-Güreş kliği darbenin başaramadığı hedefleri 90’ların kirli savaşıyla başarmak, Kürt hareketi ve demokrasi güçlerini yok etmek istedi.


Askeri darbeden Saray darbesine

2002 yılında ‘demokrasi’, ‘Kürt sorununda çözüm’ ve ‘AB’ye uyum süreci’ iddiasıyla iktidara gelen AKP ve günümüzün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da öncülleri gibi darbenin taşıyıcısı oldu. En açık şekilde darbe düzenlemesi olan ‘yüzde 10 seçim barajını’ savunan AKP hükümeti, darbenin amaçlarından biri olan ‘siyaseti işlevsizleştirme’ görevini de bütün pratiklerinde gösterdi. 

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından ‘Başkanlık Sistemi’, baskı ve zorla dayatılmaya başlandı. 2015 Haziran seçimlerinde HDP’nin AKP’yi iktidardan düşürmesi ardından Saray eliyle Meclis işlevsiz hale getirildi ve bu dönem demokrasi güçleri tarafından ‘Saray Darbesi’ olarak adlandırılmaya başladı. 

Kürt sorununda 12 Eylül zihniyetini referans alan AKP ve Erdoğan, Haziran seçimleri öncesi 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı’nı inkar etti ve seçimler sonrası Kürtlere yönelik topyekun savaş konseptini devreye soktu. Aynı dönemlerde “Kürt sorunu yoktur daha ne istiyorsunuz” ve “tek millet, tek bayrak, tek vatan” ifadelerini tekrarlayan Erdoğan’ın demokrasiden ne anladığı da ortaya çıktı ve 12 Eylül zihniyetinden kopmadığı görüldü. 


Kürt kentleri yakıldı!

AKP ve Erdoğan yönetimi, öncülleri gibi darbenin taşıyıcısı olsa da özellikle son bir yıllık sürece bakıldığında 12 Eylül’ü aşan uygulamalara, bir dizi insanlık suçuna da imza atıldığı görülüyor. 

Gezi Direnişi ardından Batı metropollerinde 12 Eylül’ün asker ve tankları, polis ve TOMA’lar yer değiştirdi; muhaliflere yönelik sokaklarda müthiş bir baskı oluşturuldu. Polise vur emri verilip ‘İç Güvenlik Paketi’ çıkartılarak demokrasi güçleri ‘güvenlikçi’ politikalar ile zapturapt altına alınmak istendi. 24 Temmuz 2015 tarihinde başlatılan savaş süreciyle birlikte bu uygulamalar da aşıldı. Savaş sürecinin ardından 16 Ağustos 2015 tarihinde ‘sokağa çıkma yasakları’ başlatıldı ve yüzlerce bölge ‘Özel Güvenlik Bölgesi’ ilan edildi.

Ağustos 2015 tarihinde başlayan şehir savaşlarında Cizîr (Cizre), Sûr, Nisêbîn (Nusaybin), Şirnex (Şırnak), Silopî (Silopi), Hezex (İdil), Ferqîn (Silvan), Kerboran (Dargeçit), Gever (Yüksekova) gibi Kürt kentleri ağır silahlar, helikopter ve tanklar eşliğinde yıkıldı.

Operasyonlar sırasında sadece Cizîr’de en küçüğü 3 aylık Miray bebek olmak üzere 251 kişi devlet güçleri tarafından katledildi; bunlardan birçoğu üç ayrı bodrumda yakılarak öldürüldü. Sûr ilçesinde binlerce yıllık tarihle birlikte 91 insan katledildi. İnsan hakları örgütlerinin raporlarına göre, 16 Ağustos 2015-10 Nisan 2016 tarihleri arasındaki sokağa çıkma yasaklarında 338 sivil katledildi. 

Kürt halkının ‘soykırım’ olarak adlandırdığı operasyonlar ve sonrasında ortaya çıkan tablo, 21’inci yüzyılın en vahşi katliamı olarak kayıtlara geçti.


12 Eylül’de ısrar, askeri darbeyi getirdi

Savaş süreciyle birlikte Kürt siyasi hareketi, her dönem hükümete ‘darbe’ uyarısı yaptı. Türkiye’nin Kürt sorunundaki çözümsüzlüğü, Ortadoğu’da Kürt karşıtlığı ve savaş sürecinin 15 Temmuz darbe girişiminin zeminini yarattığı değerlendirmeleri yapıldı. Keza savaş süreciyle birlikte asker, hükümetten Kürt kentlerine yapılan operasyonlar için yetkisini arttıran yasa talep etmiş; bunun üzerine AKP-MHP-CHP’den oluşan ‘milli mutabakat’ derhal devreye girmişti. Nisêbîn gibi operasyonların merkezinde olan kentlerde valiler görevden alındı, yetki askere verildi. EMASYA Protokolü tekrar gündeme geldi. Daha sonra askere dokunulmazlık zırhı veren yasa Meclis’ten geçirildi. Üstelik askere ‘dokunulmazlık’ getirilirken, HDP milletvekillerinin ‘dokunulmazlıkları’ ise kaldırılmıştı. 


12 Eylül de, Saray da Meclis’i lağvetti

15 Temmuz darbe girişimi aynı günün sabahında başarısız olurken, ‘Saray Darbesi’ kaldığı yerden devam etti. AKP’nin “Biz kaldırdık” diyerek seçim propagandası haline getirdiği Olağanüstü Hal (OHAL) rejimi, tekrar ve bu kez tüm ülkede uygulanmaya koyuldu. 

Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile ülke yönetilmeye başlandı. Yüz binlerce kişi kamudan ihraç edildi, bir o kadarı gözaltına alındı. Böylelikle askeri darbe girişimi sırasında uçaklarla bombalanan Meclis, birkaç gün sonra devre dışı bırakıldı. 

Öyle ki, belediyelere kayyum atanmasını ön gören yasa Meclis’ten geçmediği halde kısa süre sonra KHK’ler ile çıkartıldı.


Aydınlar Evren için ‘hain’ Erdoğan için ‘karanlık’

Aydın, yazar, gazeteci ve akademisyenlere yönelik tutumda da AKP-Erdoğan, 12 Eylül uygulamalarını aratmadı. Savaşa karşı barış taleplerini “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyle açıklayan akademisyenler, Erdoğan tarafından ‘karanlık’ sözüyle suçlandı ve birçoğu üniversitelerden atıldı. 1984 yılında bir araya gelen bin 246 aydın da darbeci Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e demokrasiye dair gözlem ve taleplerinin içeren ‘Aydınlar Dilekçesi’ni sunmuştu. Daha sonra Evren, “Biz çok aydın gördük, vatan hainliği yaptılar” demişti.

Hem ‘Aydınlar Dilekçesi’ne hem de ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisine imza atan Prof. Dr. Gençay Gürsoy bu durumu, “Evren döneminde yaşadıklarımı yaşıyorum” şeklinde ifade etmişti.


‘Yeni Dünya Düzeni’ AKP’de vücut buldu

12 Eylül Darbesi, ABD destekli küresel sermayenin ‘Yeni Dünya Düzeni’ projesine uygun politikaları Türkiye’ye taşıma amacı güttü. AKP döneminde 12 Eylül’de programlanan ekonomik ilişkiler uygulamaya konuldu. Yüzlerce kamu kurumu özelleştirildi. Finans kapitale eklenen ve ‘Kırılgan Beşli’ olarak adlandırılan Türkiye ekonomisi, uluslararası piyasadan aldığı sıcak para ile çarkını döndürmek zorunda bırakıldı. Bireysel Emeklilik Sistemi, Varlık Fonu, ‘kölelik’ olarak değerlendirilen kiralık işçi büroları ve taşeronluk sistemiyle sermayenin emek üzerinde mutlak egemenliği sağlandı. Osman Gazi Köprüsü gibi mega projeler halkın zararına yapıldı. İşsizler ordusu gün geçtikçe çoğaldı, binlerce çalışan her yıl kar marjı uğruna iş cinayetlerinde can verdi.


Yeni karanlıklar...

650 bin kişinin gözaltına alındığı, 1 milyon 683 bin kişinin fişlendiği, 171 kişinin sorgularda ve cezaevi işkencelerinde can verdiği, 17 yaşındaki Erdal Eren ile birlikte 49 kişinin idam edildiği 12 Eylül darbesi, ekonomisiyle, OHAL ve sıkıyönetim uygulamalarıyla Türkiye halkları için karanlık bir dönemin adı... Kentlerin tanklarla yıkıldığı, 1 milyon 642 bin kişinin sokağa çıkma yasaklarında hak ihlaline uğradığı, 300 bin kişinin göç ettirildiği, askeri darbeye zemin hazırlayan savaş konsepti, Meclis’in lağvedilmesi ve uzatılması beklenen Olağanüstü Hal rejimiyle birlikte AKP-Erdoğan yönetiminin de yeni karanlıklarla hatırlanacağı aşikâr.


DENİZ NAZLIM / DİHA / ANKARA