Otuz-kırk yıl öncesinin yaprak kımıldamayan Kürdistan’ında yaşam adeta mezara gömülmüş ve bir daha dirilmemecesine üzeri betonlanmıştı. İnsanlar kimliklerinden, dillerinden, giyim kuşam, yaşam alışkanlıklarından vs. bir bütün kültürel değerlerinden utanır duruma gelmişlerdi. Varlığından coşku duyması, onur duyması gerekirken adeta varlığını başına bela olarak gören, kendinden utanan, bu yüzden de kendini hızla başkalaştıran bir gerçek ortaya çıkarılmıştı. Özüne duyacağı coşkunluğu, başkalaştıkça duymaya başlamıştı. Kendisi olmaktan çıkarılmış ve başka bir varlığa dönüşmüştü. Kabul görme, değer görme ölçüsü kendisinden uzaklaşmasına, kendisine yabancılaşmasına, başka bir varlığa dönüşmesine bağlanmıştı. Bu yabancılaşmayı ne denli derinden yaşıyorsa egemen sulta tarafından o kadar yer verilmeye başladı.
İşte o günün Kürdistan’ından bugünün gül gibi açan, devrimsel çıkışlarla bahar gibi serpilen, büyük bir öze dönüşü yaşayan Kürdistan’ına nasıl gelindi? Varlığı başına bela olmuş bir Kürtlükten, şimdi tekrar varlığından onur ve coşku duyan, başkalarının varlığına da demokratik saygıyı derinden yaşayan yeni Kürtlüğe nasıl varıldı?
Başlanan noktadan varılan bugünkü noktaya, elbette silahlı mücadele sayesinde gelindi. Bu gerçeği bugün kimse inkar edemez. Bu yolun yanlış yol olduğu çokça söylendi. Ancak varlığını tekrar kazanmanın başka da yolu bırakılmamıştı. Bu bakımdan tercihe fazla yer yoktur. Bir varlık yokluk savaşı olarak gelişti. Bu bakımdan kırk yılı aşkındır yürünen bu yol, kolay olmadı tabii. Zor ve zahmetli bir yol oldu. Bedeli büyük oldu. Bedelinin büyüklüğü kayıtlarda bulunuyor.
Bir varlık yokluk sorunu olan Kürt sorununun toplumsal çözümünde bir yere gelindi. Artık kendisini yeniden var eden, kendisini kimliklendirmiş bir halk gerçeği var. Bunun yasallık kazanması, resmi kabul görmesi gerekmektedir.
Türkiye ile sorun bu aşamada iken, Rojava ve Başur’da herkesin günlük olarak takip ettiği gibi kıran kırana bir savaş yürüyor. Kürtlerin karşısına her dönem farklı çatışma güçleri çıkarılıyor. Kürtlerin şu anda Rojava ve Başur’da savaştığı faşist DAİŞ vahşeti var. Devlet orduları bu çete vahşeti karşısında kendisini ayakta tutamazken, Kürt silahlı güçleri, tüm dünyaya mal olan bir direniş mücadelesi yürütmektedirler. Başur’da Kerkük’de, Şengal’de Kürt silahlı güçleri, gerilla güçleri savaşmakta ve direnmektedir. Silahlı gerillanın öncülüğü, birikim ve tecrübesi olmasa ne Rojava’daki gelişmeler ortaya çıkardı ne de bugün Şengal ve Kerkük’deki direniş ortaya çıkabilirdi. Kim bilir faişt DAİŞ vahşeti, nereye varırdı? Rojhilat Kürtleri ise her gün idam tehdidine mahkum yaşıyor. En küçük bir demokratik talep karşısında karanlık zindanlara kapatılıp, vinçlerin ucunda ipe asılmayı beklemek zorunda kalıyor.
Tam da böyle bir aşamada, dünyada, bölgede ve özellikle de Kürdistan’da silahın hükmü bu kadar geçerli iken, Kürtler ve demokratik güçler cephesinden hayat kurtarıyorken, Kürdistan Özgürlük hareketinden silah bırakmasını istemek, tasfiye olmasını dayatmaktır. Şimdiye kadar kazandırdıklarını ‘heba et’ demektir.
Türk devleti ve AKP Hükümeti, Kürt sorununun çözümünde Kürdistan özgürlük hareketine silah bırakmayı, çözümün ön şartı olarak dayatmaktadır. Hatta kendi çözümü olarak bunu dayatmaktadır. Çünkü sorun olarak gördüğü, Kürtlerin bir halk olarak yaşadığı varlık, kimlik ve kültürel özgürlük sorunu değil de, hareketin silahlı olmasıdır. Bu bakımdan devlet ve hükümetin gözü, sadece hareketin gerillanın elindeki silahları görmektedir. Kürt sorunu tanımını da eldeki silahların varlığına oturtmaktadırlar. Dolayısıyla çözümü de burdan ele almaktadırlar. Bu mantık aşılmadan, Kürt halkının yaşadığı varlık, kimlik ve kültürel sorunlar temel sorun olarak görülüp tanımlanmadan, çözümleri bulunmadan, silahların bırakılmasını tartışmak, çözüme ayak diretmektir. Bunu dayatmak çözümsüzlüğü dayatmaktır.
Kürt halkı artık varlığını neye borçlu olduğunu çok iyi biliyor. Bana sorulursa, hareket silah bırakmaya yanaşsa bile halk bunu kolay kolay kabul etmeyecektir. Çünkü varlığının garantisi haline gelmiştir. Bırakılmaz mı, elbette bırakılacağı koşullar da tartışılır. Ancak hangi şart ve koşullarda ve nasıl olacağı gibi konular çok hayatidir. Ortada elle tutulur, resmi belge vasfı kazandırılmış, üzerine müşterek olunan hiçbir şey yokken, kırk yıldır savaşan, toprağını kanla sulayan, binlerce evladını elleriyle toprağa gömen Kürtler’den bunu öyle kolay kabul etmeleri nasıl istenir, nasıl beklenir?
Sorunun çözümü, öncelikle büyük bir empati gücü istemektedir. İkincisi; Kürt sorunu devletin ve hükümetin gözünden değil de, Kürtlerin halkın kendi gözünden görülmelidir. Çözümü için de kendi talepleri dikkate alınmalıdır. Çünkü sorun yaşadığını söyleyen ve sorunlarını çözmek için kırk yıldır büyük bedelleri göze alanlar kendileridir. Bu onların savaşıdır, çözümü konusunda da dinlenmeli ve dikkate alınmalıdırlar. Haykırdıkları varlık, kimlik ve kültürel özgürlük sorunlarına, somut yasal karşılık oluşturulmalıdır. Bu olursa bir çözüm tartışılıyor denilebilir.