
Açlık grevi daha çok baskı ve şiddetin, zulüm ve çıplak işkencenin, teslim alınma siyasetinin hüküm sürdüğü koşullarda başvurulan bir eylem tarzı olarak ortaya çıkar. Genel olarak zindanlarda, baskı ve şiddetin sınır tanımadığı cezaevlerinde de başvurulan temel bir eylem biçimidir. Zira buralarda kalan tutsakların kendilerini savunmak için başvuracakları başka araçları yoktur. Ancak bedenlerini ortaya koyarak teslimiyet ve ihanete karşı aktif mücadele edebilirler.
Tabii ki zindanın dışında da, farklı zaman ve mekanlarda açlık grevi eylemine başvuranlar olmuştur. Örneğin Hint lider Gandhi, İngiliz sömürgeciliğine karşı yapmış olduğu açlık greviyle sesini dünya kamuoyuna duyurmuştur. Eylemin hem kendi içinde pasif, hem sivil itaatsizlik içeriğine sahip olması ve hem de duygu ve ruhsal boyutu derin olması itibarıyla Gandhi oldukça ses veren bir eylemin sahibi olmuştu.
Bazı bilgilere göre zindanlarda ilk açlık grevi eylemine giren ve hatta bu eylemde hayatını kaybeden Mani’dir. Anlatımlara göre Sasani hanedanlığının dayatmış olduğu teslimiyet ve ihaneti kabul etmeyerek açlık grevine giren Mani, yapılan her türlü baskı ve zulme rağmen vazgeçirilmediği açlık grevinin 26. gününde hayatını kaybetmiştir.
İnsanlığın yakın tarihinde ise zindanlarda yaşanan açlık grevi eylemleri ve bu eylemlerde yaşamlarını yitiren sayısız devrimci, aydın ve demokratı gayet iyi biliyoruz artık. 70’li yıllarında iki RAF militanı Alman zindanlarında açlık grevinde yaşamını yitirmiş, 80’li yıllarda ise birçok IRA önderi İngiliz emperyalizmine teslim olmamak için ölüm oruçlarında şehit düşerken 12 Eylül faşizmine karşı onlarca Türkiyeli devrimci-militan da onurundan taviz vermeden, ölüm oruçlarına yatarak devrim için kendilerini feda etmişlerdir. 12 Eylül zindanlarında yatan devrimcilerin yaşamları büyük acılar içinde adeta yeniden biçimlenirken, sayısız ölüm oruçları ve açlık grevi eylemleri gerçekleşmiştir. Bu konuda son derece trajik olayların yanında büyük kahramanlık örnekleri de yaşanmıştır.
Kürt tutsakları açlığı yenmiştir
Kürt Özgürlük Hareketi esas olarak 12 Eylül darbesiyle birlikte zindanlarla tanışmış ve zindan direnişini de bu koşullar altında büyük acı ve zorluklar içinde öğrenmiştir. Fiili direnişi ve değişik eylem biçimlerini esas alsa da, açlık grevi ve ölüm orucunu da temel bir eylem biçimi olarak ele almış ve zaman zaman bu iki eylem biçimini kendini savunmada olmazsa olmaz bir araç olarak görmüştür. Zindan sürecinin daha ilk yıllarında açlıkla tanışan ve giderek onu yenen Özgürlük Hareketi’ne mensup tutsaklar, zamanla varolmanın en doğal halini yaşayanların yenemeyecekleri hiçbir şeyin olmadığının bilincine varmayı bilmişlerdir.
„İşkenceyse işkence, açlık greviyse açlık grevi, ölüm orucuysa ölüm orucu“ diyerek, mücadelenin en acı boyutunu kavrayabilecek kadar derin bir ruh ve bilinç dünyasına ulaşmışlardır. Önce genel acının bedende anlam kazanmasını, sonra ruhlarındaki derin yaralarına tuz basmasını, en sonunda ise hergün dirhem dirhem eriten, adım adım ölüme götüren açlıkla arkadaş, dost ve yoldaş olmayı ruhunun en derin haliyle öğrenmişlerdi. İşte „açlığa doymama“ felsefesi, bu dönemde ortaya çıkan bir felsefe olmuştur. Bu felsefedir ki 12 Eylül faşizmini yerle bir etmiş, Turgut Özal’ın ‘liberal’ çizgisini etkisiz hale getirmiş ve ölümün kıyısındaki bir ulusun, yorgun ve kendini inkar eden bir halkın yeniden dirilişini gerçekleştirmiştir.
Özgürlük Hareketi’nin en zor ve en zahmetli tarihi
Zindan direnişi, Özgürlük Hareketi’nin en anlamlı ve en zorlu tarihidir. PKK olmadan zindan, zindan olmadan da PKK olmaz. Et ile tırnak kadar birbirine bağlı olan PKK ve zindan gerçekliğinin, bu bağlamda son derece önemli ve anlamlı olduğunu vurgulamaya gerek yoktur. Bu zorlu ve anlamlı tarihin tam orta yerinde de Mazlum Doğan, Hayri Durmuş, Kemal Pir, Ferhat Kurtay ve daha yüzlerce şehit tutsağın büyük emeği, kanı ve canı vardır.
Mazlum, zindan direniş tarihinin hem yaratıcısı, hem yazarı, hem anlatıcısı hem de feda edici ruhudur. Bu ruh Özgürlük Hareketi’nde sade bir kişilik, duru bir üslup ve asla bükülmeyen, esnemeyen ve kırılmayan bir kılıç keskinliğidir. „Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür“ şiarında anlam bulan doğru bir direniş ve teslimiyete karşı bilinci zihinlere kazıma eylemidir.
Hayri Durmuş, zindanlarda kararlılık, fedakarlık ve mütevazılığa dair en anlamlı bir duruşun adı olan zindan direniş tarihine adını altın harflerle yazdırmasını bilen ender önderlerdendir. Açlığı da, zulmü de, işkence ve acıyı da iliklerine kadar yaşayarak aşmış ve gerçekten de bir derviş, bir çilekeş, acıyı taşıyan bir ruhani lider gibi kendini direnişin ve hareketin gelişimine adamıştır. Eğer bir adanmışlıktan, ama gerçek anlamda adanmış bir kişiden sözedilecekse o kişi kuşkusuz Mehmet Hayri Durmuş‘tur. Hayri gerçekten de kendini inançlarına, dava ve gerçekleştirmek istediği ideallerine adayan bir ruhani önderdi. Tabii ki sadece ruhani olmakla yetinmemiş, aynı zamanda ruhun en temiz hali olan pratik boyutuyla kendini adamıştır. Ruhun temiz olup olmamasının, bilincin doğrularla buluşup buluşmamasının ölçütü eylemdir, pratik çalışmadır, kendini ona katlayarak emeğinin sonucunu görme duruşudur. Evet, Hayri Durmuş tüm bunların en sade halidir.
‘Ben artık ben değildim’
Kemal Pir, Özgürlük Hareketi’nin zindanlardaki en temiz, en yalın, en dolaysız ve en keskin üslubunun adıdır. Bir Karadenizli olarak hem Türkiye halklarına, hem dünya halklarına ve hem de Kürt halkına bağlı olmanın en dürüst haliyle ikinci ve son kez mahkemede ölüm orucuna başladığını ilan ederken „ben bir Karadenizli, bir dünyalı, bir Türk ve Kürdistan özgürlük mücadelesini sürdüren bir militan olarak bu eylemde Hayri Durmuş‘la birlikte olacağımı burada yüksek sesle haykırıyorum“ dedi. Bunu söylerken elbette ki artık her şeyini, daha doğrusu geride kalan bedenini de Kürdistan Özgürlük Mücadelesine adama kararına ulaşmıştı. Ve şöyle dedi: „1970’li yıllarda Abdullah arkadaşın ilk perspektifini dinlediğimde artık Türk ve Kürt halklarının ve giderek Ortadoğu halklarının mücadelesini verecek ve bu yoldan asla ayrılmayacak, son nefesime kadar savaşacak bir devrimci olma adayı olduğumu ve artık okun yaydan fırladığını, bir daha asla geri getirmenin mümkün olmadığını anlamıştım. Hayatın, dünyanın, olay ve olguların rengi değişmişti artık benim için. Ben artık ben değildim. Yoksul Türkün, özgürlükten yoksun Kürdün, bir avuç petrol zengini Arap şeyhinin pençesinde inim inim inleyen Ortadoğu halklarının umudu olduğumu ve bu umudu besleyerek büyütmenin artık benim için olmazsa olmaz bir serüven olduğunu, inanarak benliğime kazımıştım. Evet, ben artık ben değil, Kemal Pir’im artık.“
Diyarbakır zindanını özgürleştiren ve bu özgürlüğün meşalesini Bekaa Vadisi’ne, oradan da dağlara taşıran Kemal Pir buydu işte. 14 Temmuz Ölüm Orucu’na başlarken, zindancı başı Esat Oktay Yıldıran’ın „yapma Kemal, kendine zarar getirme, hata yapıyorsun, sonra pişman olursun“ sözlerine karşılık, „böyle konuşman normaldir yüzbaşı. Çünkü beni hala tanıyamadın, daha da önemlisi PKK’ye karşı savaşıyorsun ama tanımıyorsun onu. Sen bırak bana nasihat etmeyi, bir-iki ay sonra kimin pişman olacağını göreceğiz. Gerçi ben görmeyeceğim ama sen göreceksin. İşte o zaman ‘vay be, gerçekten de bunları, bu insanları tanımamışım’ diyeceksin“ diyen bu büyük enternasyonal devrimci Kemal Pir, 57 gün sonra hayatını kaybeder.
Ve Akif Yılmaz, Ali Çiçek ve 1981 yılında yine bir ölüm orucu sürecinde geçirmiş olduğu mide kanaması nedeniyle hayatını kaybeden Ali Erek’in zindan direniş tarihinin yazılmasında en önde yer alanlar oldular.
Zindan tarihinin birinci aşamasına tekabül eden bu süreçte büyük acılar, vahşi işkenceler ve ağır bedeller karşılığında büyük direnilmiş, büyük kazanılmıştır. Büyük şehadetler yaşanmıştır ama Türk devleti, 12 Eylül faşizmi ve bir bütün olarak Kürtlerin düşmanları kaybetmiştir.
Zindan tarihinin ikinci etabı
Zindan tarihinin ikinci etabı, Kürt Halk Önderi Başkan Apo’yla başlamıştır. Başkan Apo’nun esaretinden sonra yeni bir zindan süreci başlamıştır ve şimdi bu sürecin finali olarak yeniden büyük bir direniş sürecine girilmiştir. Başkan Apo’nun önderliğinde geliştirilen büyük özgürlük direnişi şimdi binlerle devam etmektedir.
İşte bugün 53 gündür devam eden bu büyük süresiz-dönüşümsüz açlık grevi direnişi, zindan tarihinin ikinci etabının oluşturulmasında belirleyici rol oynamaktadır. Başkan Apo’nun özgürlüğünü talep eden bu büyük zindan direnişi, hiç kuşkusuz ki Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin temel taşlarından birisini oluşturacaktır. Daha bugünden zindan tarihindeki onurlu yerini alan bu büyük direnişin, mutlaka somut anlamda da büyük bir yansıması olacaktır.
İkinci zindan direnişinin temel özelliği, demokratik uluslaşma sürecinde halkın özgürlüğünün hedeflenmesidir. Yani demokratik uluslaşma teorisinin önderi Başkan Apo’ya özgürlük sürecine aktif bir biçimde müdahil olması ve talebin bu eksende oturmuş olmasıdır. Esas olarak Başkan Apo’ya özgürlük talebi ön plandadır. Başkan Apo’ya özgürlük talebi diğer tüm talepleri de kapsamaktadır. Bu anlamda ikinci zindan direnişi son derece önemli, anlamlı ve tarihi değeri son derece yüksek bir direniştir. Bu kadar önemli ve anlamlı olan bu direniş de mutlaka kazanacak, nasıl ki birinci zindan direnişi 12 Eylül faşizmini yenerek, mücadelenin diriliş sürecine damgasını vurduysa, ikinci etap diye ifade ettiğimiz bu görkemli direniş süreci de ‘yeşil faşizmi’ yenerek hem Başkan Apo’nun özgürlüğünü gerçekleştirecek hem de Kürtlerin kurtuluşunu sağlamış olacaktır.
Hayri, Kemal, Akif ve Ali nasıl ki bir zamanlar sadece zindan tarihine değil, sözcüğün gerçek anlamıyla Kürdistan tarihine damgasını vuran o büyük eylemin sahibi oldular ise, bugün de daha şimdiden dünyayı yeşil faşizme zindan eden açlık grevi eyleminin öncüleri olan on binleri bulan savaş esirleri de tarihe damgasını vurmuşlardır.
Ve şimdi direnme zamanıdır.
Ve şimdi nefes nefese devrime emin adımlarla, kırılmadan, dökülmeden, yan çizmeden, daima kararlı, sert ve büyük adımlarla yürüme zamanı.
Ve şimdi özgürlüğü yudumlamak için açlığın en derin yerinde kulaç atanlarla birlikte kulaç atma zamanı.
Ve şimdi zalime karşı diz çökmeden, boyun eğmeden, yere bakmadan, her zaman ve her koşul altında başı dik, anlı açık bir biçimde dünyaya gururla bakma zamanı.
Ve şimdi nefesleri özgürlük kokan savaş esirleriyle kol kola girme, omuz omuza verme, onlarla birlikte „eğer ölümümüz halkımıza ve önderliğimize dayatılan ölüme ‘dur’ diyecekse hoş geldin ölüm, hoş geldin“ diyenlerle irade bütünselliğine ulaşma zamanı…
FUAT KAV