“200 yıl boyunca toprağı, ailesi ve özgür olma hakkı için savaşan Yerli halka şöyle dedik: ‘İndir silahını arkadaş gel birlikte oturalım. İndirirsen eğer silahını arkadaş senle barıştan söz ederiz, senin hayrına anlaşırız birlikte.’ Silahlarını indirdiklerinde onları katlettik biz.” (Marlon Brando’nun Kızılderili soykırımına karşı sözleri...)
AKP iktidarı “detaylı” ve ince hesaplanmış uygulamalarla toplum kırımı sürdürme sevdasına kapılmıştır.
Toplum kırım rejimi, “resimde, yazıda, müzikte, şarkıda, havada uçan kuşta terör vardır” diyerek toplumsal yaşamın her alanını hedefine almıştır. Bu minvaldeki sözler devletleşen AKP’nin bir bakanının şuursuzca ettiği sözler değildir. Bir kararın dışa vurumudur. Yeni ve detaylı soykırımların hazırlık aşaması olarak okuyabileceğimiz bir soykırım propagandasıdır.
Seçilmişlerin, basın emekçilerinin, avukatların topluca tutuklanması – ki dünyadaki en büyük toplu gazeteci - avukat tutuklamalarıdır- ardından sıranın sanatçı tutuklamalarına, parti, televizyon ve yayın evi kapatmalarına, toplu katliamlara ve “operasyon kazalarına” geldiğini anlatmaktadır. Tutuklayacak kimse kalmayınca taşları tutuklamaya başlayacaklar. Sonra havayı, suyu yasaklayacaklar. Şarkı söyleyeni vuracaklar! İktidar için sanat tehdit ise yok edilmelidir! Sanatçılar buna isyan etti mi? Asıl soru budur. Cevap, toplum kırıma alıştırılma potansiyelimizi gösterir.

Alıştırılmak soykırımdan daha tehlikelidir

Bu iş göründüğünden daha karmaşıktır. Avrupa Birliği’ne sırtını dönüp “ABD’nin bölge acenteliği” rolüne iyice ısınmasına uygun bir kaos planı devreye konulmuş olabilir mi? Belki de bununla bağlantılı olarak Suriye ve İran’a mesaj veriliyor: “Bakın benim uçaklarım var. Çoğunluğu çocuk 34 insanı katledebiliyorum, istediğim herkesi tutuklayabiliyorum ve kimseye de hesap vermiyorum. Sizi vuracak olursam neler yapabileceğimi bir düşünün?” Ortadoğu’ya model olmaya kalkmak hegemonya mücadelesine girmek ve sağı-solu bombalamak demektir.
Hadi komşulara sınır mesajlarını geçtik. Sınırda tampon bölge oluşturmayı da geçtik (Ki bu durum şimdiden karşılığını bulmuş, Türkiye’nin uçağının düşürülmesiyle, planların yeniden gözden geçirilmesine neden olmuştur). Ya toplum üzerindeki etkileri? Yarın eline bıçağı-silahı alan insan öldürecek. Nasılsa kimse umursamıyor, toplu katliam yapanlar tutuklanmıyor! Faraziyeleri de geçtik. Ya kanıksama ve onaylama psikolojisi hakim kılınırsa ne olacak? Ne de olsa Kürtler teröristtir: Atış serbest! Ya sonrası?
Hezeyanı dorukta bir zat-ı şahane (Erdoğan taklitçisi) kameraların önünde hızını alamamış “Nerde 30-40 kişilik kalabalık toplanırsa füzelerle vurmak lazım!” diyor. 12 Eylül’de olduğu gibi hiçbir yerde 3 kişi yan yana gelmeyecek! Ama bir farkla; tutuklamayacaksın, direkt füzelerle vuracaksın! Yani kentler de füzelerin hedefinde olacak…
Adına soykırım rejimi demek için bir hayli fazla veri bulunmaktadır. “Toplum kırım” ya da Kürtler için isimlendirilirse “soykırım” bir oldu-bitti değil, alıştıra alıştıra ilerletilen bir süreçtir. Toplumun zihninde “tehdit” algısı oluşturuluyor ve alıştırılıyor. Roboskî’deki “operasyon kazası” bir alıştırma operasyonu idi. Toplum soykırıma alıştırılıyor!
Trafik kazalarında bile şoför tutuklanır. Genelkurmay Başkanı tutuklansaydı bir ihtimal “kaza” süsü inandırıcı olabilirdi. “Şimdilik eskisini tutukluyoruz, bununla idare ediverin!” Emrindeki ordunun bombalamasıyla 34 insan katledilir ama o ordunun komutanı tutuklanmaz. Bunca zaman geçmesine rahmen hiç kimse tutuklanmaz…          

Uçakların yoksa siyaset yapamazsın!
Taş atan çocuklara 18 yıl hapis cezası verilirken soykırım geliyorum demişti. Çocukların uçakları yoktu.
Uçakların varsa 34 insanı katledersin ve teşekkürü alırsın.  Gayet doğal olarak sivil siyasetin ve demokrasinin gereği olarak; General ya da Onbaşı fark etmez, muhatabımız asker değil demeye kalkarsan mahkemelik olursun, tutuklanırsın, katledilirsin. Çünkü senin uçakların yok!
“Sivil siyasete (AKP’ye)” müdahale etmeye teşebbüsten İ.Başbuğ tutuklanır. Fakat sen askere diyemezsin, siyasete müdahale etme!
Uçakların yoksa siyaset yapamazsın, o kadar! Uçakların yoksa bir “kazaya” kurban gidersin. Katledilirsin ve inkar edilirsin. Kimliğin gibi öldürülmen de inkar edilir. Katliamı inkar edenler, kazaydı, hataydı şuydu-buydu diyenler, katliama katliam demeyenler bu vahşeti meşrulaştırmaya devam ediyorlar.
Cezayir’de soykırım yapılırken Cezayirlilerin değil Fransızların tarafını tutan devlet şimdi Fransa’ya Cezayir’i hatırlatırken Ragıp Zarakolu hoca Ermeni Soykırımının inkar edilmesi üzerine yazar: “İnkarcılık terörizmi meşru göstermektir.” Toplumu alıştırdın mı inkar kolaydır…
Roboskî katliamı için genelkurmaya teşekkür edenler, şimdi de, 14 Temmuz’da vekillere ve Amed halkına saldıran polise teşekkür ediyor. Bütün bunlar Kürtlere karşı soykırıma alıştırmanın en önemli argümanlarıdır.
Uçağı olmayanlar otursun oturduğu yerde. “Müslüman” bir iktidara karşı çıkmak “günahtır”, karşılığı cehennemde yanmaktır. Katledilen çocuklara ağlamak bile suçtur.
İktidara itirazı olanların büyük çoğunluğu cezaevine konulmadıysa, işinden edildiler. Buna savaş uçakları tarafından bombalandı da denilebilir. Onurlu tutum sahibi olanlar bombalanıyor. Onura, umuda ve inanca karşı savaş uçakları paslı tenekeden öte bir anlam ifade etmese de bir mesaj taşıyor. Savaş uçakları safları netleştiriyor.


‘Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek’
AKP devletten daha devletçi bir Parti olarak devletten daha soğukkanlıdır. Çoluk-çocuk 34 kişiyi katletti diye suçlu mu olacak? Kim suçlayacak? Kim bu güruhu iktidardan alaşağı edip hesap soracak?
Kimin haddine; Dersim için özür dilerken bile tehdit ederler.
Kimin haddine; herkes yaşadığına şükretsin yeter!
KCK Ana davasının ilk tutuklusu STGD Kurucu-Yöneticisi Ramazan Morkoç yazmıştı: “…Bunun adı, ölümü gösterip sıtmaya razı etmektir; dedelerimize yaptıklarını hatırlatarak, köleliğe razı etmek istiyorlar. Bizi de bunun için rehin tutuyorlar!” O ve diğer arkadaşlarımız duvarlar ardında ve mahkemelerde boyun eğmeyen dik duruşlarıyla, uçakları olmayanlara cesaret vermeye devam ediyorlar…
Şimdi köleliğe razı olmadığımız için bombalanıyoruz. Türk Başbakan Erdoğan geride kalanlara yükleniyor; “Oyunbozanlık yapmayın. Bu oyunda Kürtlerin rolü ölmektir. Oyunu bozmayın!”
Bunun için özür dileyip susmamız bekleniyor: “Bombardıman sırasında orda olmadığım ve paramparça olup ölmediğim için özür diliyorum!” İstenen buysa, susmak insanlıktan çıkmakla eştir. Tüm susturma operasyonlarının odaklandığı bir hedef var: Özgürlük ruhunu yok etmek! Buna karşı tek geçerli duruş 14 Temmuz direnişi gibi özgürlüğe odaklanmaktır.

Soykırım kıskacında özgürlüğe odaklanmak
Özgürlüğe odaklanmak için Kürt kadını öncülük rolünü üstlenmiştir. Özgür Kadın Hareketinin başlattığı Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü sağlamayı ve soykırıma son vermeyi hedefleyen tarihsel özgürlük hamlesi (“Öcalan’a Özgürlük, Kürdistan’a Statü”), tüm Kürtlerin ve dostlarının odaklanması halinde zaferi yaratacak bir hamledir.
“KİTLESEL ÇARMIHA GERİLİŞ” ten kurtulmanın yolu Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü sağlamaktan geçiyor. Bu gerçekliği Kürt halkı kadar Türkiye’de demokrasi ve özgürlükten yana olan tüm güçlerin idrak etmesi gerekir. O serbest kalana kadar, hepimiz çarmıhtayız, ölüm çukurundayız, soykırım kıskacındayız!
Ölüm çukuru nasıl bir şeydir? Bitlis’te bulunan toplu mezarlardan biriyle anlatılabilir. 13 gerilla sağ yakalanır ve günlerce işkenceden geçirildikten sonra bir çukura atılırlar. Bu çukurun altında bir oda vardır, girişi dardır ve üstü ağır bir kaya parçası ile kapatılmıştır. 13 insan o çukurda günlerce direnir, yaşamaya çalışır ama zaman aleyhlerine işler. 15 gün sonra bile çukurdan inleme sesleri yükselir. Fakat en güçlü insan bedeni bile bu çukurda sonsuza dek dayanmaz. Yıllar sonra çukurun yeri bulunur: 13 candan geriye klan kemikler ve görgü tanıklarının anlattığı bu acı öykü…
13 yıldır ölüm çukurunda direnen özgürlük sembolü Öcalan’ı düşünelim. Bu bir soykırım çukurudur. Hepimizin nefessiz bırakılarak, boğdurulmak istendiği yerdir. Oradan çıkmak için son bir nefesimiz kalmış gibi düşünmek ve özgürlüğe odaklanmak zorundayız. Özgürlüğe odaklanmadan da soykırıma son verilemez!

Deniz Gezmiş olsa ne yapardı?

Kendine saygısı olan tüm dostlar kendine sormalıdır… Soykırıma karşı Türkiye’nin tüm demokratları ve vicdanlı insanları bir araya gelip “Deniz Gezmiş olsa ne yapardı?” sorusunu ortak yanıtlamalıdır. Soykırım masaya yatırılmalı ve soykırıma karşı sistemli şekilde nasıl mücadele edileceği netleştirilip derhal harekete geçilmelidir.
Büşra Ersanlı hocanın yıllar önce yazdığı bir kitapta, “Değişim ve süreklilik birlikte olduğunda anlamlıdır” diyordu. Değişim adına sisteme entegre olanlar, “bitmiştir”. Bitmişlere sözümüz yok. Peki değişimi bir yerlerde tıkatan ve o büyük devrimci ruhu kitlelere taşıyamayan; fakat halen bu sorumluluk altında olan dostlar ne diyecek?
Değişen koşullar içerisinde diyelim, Deniz Gezmiş olsa ne yapardı? Deniz Gezmiş ve arkadaşları demek vicdanların ayaklanması demektir; Deniz Gezmiş demek özgürlüğe kilitlenmek demektir. Peki, Roboskî katliamı karşısında hala vicdanı ayaklanmayanlar özgürlük için ayaklanabilir mi? Bunca tehdit, bunca tutuklama, bunca katletme karşısında…
O devrimci ruh sürekliliğini korumuşsa 68 çizgisi vicdanları ayaklandıracak ve özgürlüğe odaklanacaktır. İşaretler var mı?
“Cadı (Avukat) Avından” nasibini alan Ayşe Batumlu bir süre önce, “Tam da şimdi çok ama çok güçlü bir vicdan hareketine ihtiyacımız var” diye yazmıştı.
Umutluyuz yani… Umutlu olmak zorundayız, çünkü alıştırmanın hedefinde esasen Türk halkı vardır. Alışmak bir yana, Kürt halkıyla kardeşliğin gereği, Türk halkı Roboskî katliamını bir milada dönüştürmelidir. Kendi özgürlük miladına…

Roboskî Katliamı unuturulmak isteniyor
Roboskî katliamı ve Kürt halkına saldırılar karşısında Türkiye’de emekçiler yüz binlerle Kızılay meydanını doldurmadı. AKP bu nedenle kendini başarılı sayıyor. Roboskî’nin ardından aylar geçmesine rağmen katliam Türkiye için bir milat olmalıdır. Yeni tutuklama furyalarıyla, kudurgan bir saldırganlıkla toplum sindirilmeye çalışılıyor. Roboskî katliamı gündemden düşürülüp, unutulmak isteniyor. Mesele sadece bu katliamı gündemde tutmak ve hesabını sormak değildir. Bunu bir direniş miladına dönüştürebilmek gerekiyor. Aksi halde yeni katliamların önü alınamayacağı gibi işten atılmalar, tutuklanmalar, yok sayılmalar, dalgaları aşıp kasırga haline dönüştürülecektir.
Kürt halkı 14 Temmuz Amed direnişinde gösterdiği gibi isyan havasındadır ve özgürlüğünü yaratana kadar da kimse bunu önleyemeyecektir. Ortadoğu’daki halk direnişleri gelişirken Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül: “Liderler halkın taleplerini dikkate almadığı zaman, bunu halklar kendileri yaparlar!” diyordu. Soykırımcı rejimin başı olduğu halde Gül’ün sözünü ölçü aldığımızda Kürt halkının tarihin en büyük özgürlük hamlesini gerçekleştirmesi için tüm koşullar oluşmuştur. Halkın taleplerini dikkate almak bir yana, halkı F-16’larla bombalayacak kadar gözü dönmüş bir iktidara karşı, kendini özgürleştirmekten başka çare kalmamıştır.

Amed’i ‘özgürlük kenti’ ilan edelim
Amed özgürlük kentidir ve özgürlük için Amed halkı henüz son sözünü söylemiş değil. Örgütlü her kentin bir “Özgürlük Meydanı”na kavuşması ve özgürlük sağlanana dek halkın bu meydanları terk etmemesi için tüm kentlere ve hatta tüm Ortadoğu’ya ilham kaynağı olacak ve öncülük edecek yeni bir örneğe ihtiyaç vardır. Bu da Amed halkının iradesiyle açığa çıkabilir. Amed’in tarihsel ve toplumsal yeri ona bu öncülük konumunu vermektedir. 14 Temmuz direnişi de göstermiştir ki Amed için sadece bir meydan işaret etmek yetmez; tümüyle “Özgürlük Kenti” olarak ilan edilmesi, kentin kimliğine ve tarihi özgürlük hamlesindeki öncülük rolüne denk düşmektedir.
Amed F-16’ların hedefi haline gelir mi? Bombalanır mı? Bunlar zaten yapılıyor! Önce Amed ve ardından tüm kentleri “ÖZGÜRLÜK KENTİ” ilan edelim. Hapishane duvarlarını yıkalım. Güneşle buluşalım...
Uluslararası sermayenin desteğiyle iktidara geldiğinden beri soykırım politikalarını yürüten AKP Hükümeti karşısında Kürt halkı aciz ve çaresiz olmadığını, tutuklamalara, katliamlara ve her türlü sindirme politikalarına karşı sergilediği boyun eğmeyen onurlu tavrı ve direngenliğiyle göstermiştir. Direniş, soykırımın sonuç almasını önlemiştir. Şimdi özgürlüğü yaratma zamanıdır.

Saldırılar karşısında peki, moraller nasıl?
Uçaklar Kürt çocuklarının üstünden sadece uçup gitmez, füze ve bombalar da bırakırlar. Bombalar patlarken çıkan sesten korkmaya vakitleri olur bazı çocukların. Bazısı oracıkta can verirken bazısı da bir süre olup biteni görebilecek kadar yaralı halde hayatta kalır…
Onlar toprağa verilirken kendimizi o çocukların annesiyle empati yapar halde buluruz. Fakat buna fazla dayanamayız. Kendimizi oçocukların annelerinin yerine koyduğumuzda her şey daha kolay olur. Anne olmak, paramparça ölmekten daha zor gelir…
Anneler her gece rüyalarında çocuklarının paramparça bedenlerini toplamaktadır. “Bu zulme son vermeden yaşamak bize haramdır.” Bu karara varmış bir halkın iradesini “moralsizlik” şeklinde okuyan Erdoğan ve ekibi fena yanılmaktadır. Tarifi imkansız acılara rağmen özgürlüğe sarılan bir halk gerçekliğimiz var. Biraz tarih bilinci olanlar bu iktidarın sonuna gelindiğini bilir. Özgürlüğe yürüyüş devam ediyor ve mutlaka kazanacağız. Özgürlük tutkusu, tüm saldırılara rağmen, moral değerlerimizi sınırsız büyütüyor.
Meksika hükümeti her gün Zapata köylerine saldırdı. Ne oldu? Zapata köyleri devletten özgürleşti. Kürtlerin AKP sayesinde devletle tek bir ilişkisi kalmıştır: operasyon ilişkisi, çatışma ilişkisi! Bir özgürlük sembolü olan Nelson Mandela tutuklandığı zaman yalnız değildi. Irkçı rejim o sıralar bir çırpıda 18 bin kişiyi tutukladı. Ne oldu? Özgürlüğe odaklandılar ve ırkçı rejimi alaşağı ettiler.
Bir gece, bir çırpıda 35 gazeteci tutuklandı. Birkaç gün sonra bir çırpıda 34 insan katledildi…
Bu Kürtler acıya doydular mı nedir diyeceksiniz; gerçekten de her şeye rağmen bu halkın morali bozulmuyor, direniyor.
İki kırık ayağıyla tutuklanan 35 gazeteciden biri olan Yüksel Genç yazmış:
“Moralimiz mi nasıl?
Hak, adalet ve özgürlük davalarıyla güçlenen kalemimizin onurunun üstüne, ölüm gelse başımız-gözümüz üstüne...”
Rehin alma operasyonları şimdiden 8 bin kişiye ulaştı. 8 değil 80 bin kişiyi de tutuklasalar milyonların özgürlük yürüyüşünü önleyemezler.
Tutuklanmak mı? İçerisi-dışarısı fark etmez ki! Ölmek mi?
Soykırım kıskacında yaşamaktan daha beter bir ölüm yok ki!
Evet.
Tutuklanma ve öldürülme korkusunu çoktan aştık, şimdi sıra özgürlüktedir.
Özgürlük için ÖZGÜRLÜK KENTİ’nde buluşmak üzere!


CANFEDA DENİZ