Brzezinsky ve Kissinger 1977 yılında bu fikre yeni bir içerik kazandırıp projelendirmişlerdir. Buna göre de Sovyetler Birliği, yakın ve uzak çevresindeki müslüman ülkelerde İslami eğilimler güçlendirilerek ve İslamcı yönetimler başa getirilerek kuşatılıp sıkıştırılacaktır.
Düşmanı kuşatma ve kaleyi içten fethetme fikri elbette yeni bir savaş taktiği değildir. Merkezi uygarlıklar tarihi bu taktiklerin zengin örnekleriyle doludur. Ama ABD’li dönemle birlikte geliştirilen yeni sömürgecilik bu konuda merkezi uygarlığın egemenliği içi yeni ufuklar açıyordu. Buna göre de İslam ülkeleri klasik sömürge statülerinden çıkarılacaktı. Zaten o sömürgeciliğin sürdürüme şansı kalmamıştı. Eğer ısrar edilirse, o zaman bu ülkelerde Sovyetlerin etki alanını genişleten güçler devreye girecekti. Bunun için, ABD, bu ülkeleri Batılı değerlerle, misyonerlik yöntemleriyle dışarıdan ve zorla kontrol altında tutmak yerine, onları kendi değer yargılarıyla, kendi inanç ve etnik kimlikleriyle tutsak etmeyi daha uygun bulmuştu. Bu yaklaşım ile Cezayir’deki FİS’ten Mısır’daki Müslüman Kardeşlere, Ortadoğu’da Hamas ve Hizbullah’tan Afganistan’da Taliban-El Kaide’ye kadar birçok silahlı radikal İslami örgütün kurulup güçlenmesi sağlanmıştır. Bugün ise bu politikanın güncelleştirilmiş biçimi olarak yeni döneme uygun olan ılımlı/ Amerikancı İslam modeli radikal İslam’a alternatif olarak geliştirilmektedir. Ortadoğu toplumları bu yeni işbirlikçi modeliyle kontrol altında tutulmak istenmektedir.
Yeşil Kuşak Projesi elbette sadece Sovyetleri kuşatmaya hizmet etmemiştir. II. Dünya Savaşı sonrası Kral Faruk’u deviren Nasır, ulusalcı politikalarıyla ABD’ye ve Avrupa’ya sıkıntı verirken, 1960’lı yıllarda Irak ve Suriye’deki Baas ulusal solculuğu ABD çıkarlarına zarar vermeye başlamışlardı. İşte böyle bir dönemde hem Sovyetler Birliği’ni sıkıştırmak için, hem de bu ülkelerde Baasçılık ya da ulusalcılık şeklinde gelişen anti-Amerikancı siyaseti engellemek amacıyla bu proje hayata geçirilmeye başlanmıştı.
Benzeri bir durum Türkiye’de de yaşanmaktaydı. Batı değerlerini esas alarak kurulan laik cumhuriyetten onun değerlerini savunduğunu söyleyen sol sosyalist bir muhalefet ortaya çıkıyordu. 68 kuşağı sosyalist ideoloji ve teorik değerleri esas alırken, sol kemalizm diyebileceğimiz bir etki de taşımaktadır. İşçiler, köylüler ve öğrenciler içinde bu eğilim güçlenirken ordu, yargı ve bürokraside de bu eğilimlere karşı bir ilginin olduğu görülmektedir. Bu nedenle Türkiye’deki gelişmeler ve bunlara karşı alınacak tedbirler 1970’lerin başında ABD için çok önemli olmaktadır. Çünkü ABD ve Batı’nın çıkarları sadece Türkiye’de değil tüm bölgede tehlikeye düşecektir. Böyle olursa Sovyet kuşatması başarıya ulaşamayacaktır. Çünkü Türkiye yoluyla Türki bölgelere ulaşmak mümkün olmayacaktır. Yani Yeşil Kuşak denilince ilk önce akla Türkiye’nin gelmesi kadar doğal bir şey yoktur. Bir de Türk devlet geleneği aynı zamanda bir yeşil kuşak geleneğidir. Komünizme karşı mücadele içinde zaten dinci çevreler hazırdır. Çünkü Said-i Nursi bunun teorisini daha 1946 yılında oluşturmuştur.
İşte bu nedenle de İslami siyasal çevreler esas olarak 60’larla, özel olarak da 70’lerle birlikte ABD tarafından iktidara hazırlanmıştır. Bunun için anti-Amerikancı ya da antiemperyalist olan Denizler, Mahirler katledilirken Tayyiplerin, Fethullahların önleri açılmıştır. Bunun için İslam Türk geleneğinin temsilcisi olan Tayyip-Gül, Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eş başkanlığını yürütmekle onur duyar hale gelmişlerdir. Bu nedenle de 12 Eylül faşizmi herkese zulüm yaşatırken ve solun üzerinden silindir gibi geçerken Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) kökenlilere karışmamış, aksine onları iktidara taşıran Türk-İslam düşüncesine güç vermiştir. Yani Yeşil Kuşak Projesi bugün ortaya çıkan halin zeminidir. 1960 yılından sonra kurulan MTTB’nin Suudi Arabistan kökenli RABITA tarafından finanse edildiği hep söylene gelmiştir. Yine aynı örgüt, Hamas, El Kaide, Taliban, hizbulkontra gibi örgütleri de finanse etmiştir. Bu örgütün AKP ile ilişkileri ise hiç de gizli değildir. Bugün siyasetin üç önemli ismi (Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu) ile Numan Kurtulmuş ve gazeteci Fehmi Koru 1970’lerde MTTB’nin en aktif üyeleri içindedir. Yani bir ABD ürünü olan Yeşil Kuşak’ın bugün devleti ele geçiren AKP-Fethullahçıları beslediği ve palazlandığı açıktır.
Bu geleneğin bugün iktidar gücü olmasında Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan’ın hakkını vermek gerekir. Dünya genelinde Yeşil Kuşak Projesi’nin nasıl hayata geçirildiğini ve bugün Ortadoğu’da ılımlı İslamın nasıl en önemli siyasi güç haline geldiğini 1974 Ecevit-Erbakan hükümetinden itibaren ele almak gerekir. Bu hükümet ile ilk defa din laik sol çevrelerin ilgi alanı içine girerken laik solun temsil ettiği yoksul halk kitleleri de siyasal islamın çalışma alanı haline getirilmiş oldu. Yani sürekli birbirine cepheden saldırı içinde olan bu çevrelerin ittifakı altında siyasal islam bugünkü kitlesel tabanına kavuşmak için hazırlanıyordu. Bu nedenle de Erbakan’dan bu yana islamcı çevreler neredeyse sol sloganlar ve halkçı söylemler altında bir yürüyüşe çıktı. Bu çok önemli bir Yeşil Kuşak uygulamasıydı. Bu uygulamada yani radikal uçların törpülenerek devletle kanalize edilmesinde, TC devleti ve ABD Ecevit’e çok şey borçludur. Önce sol, sonra radikal İslam ve en son da faşist MHP’de temsilini bulan sağ, Ecevit projelerinin tezgahından geçerek bugünkü Türkiye’nin temel aktörleri haline geldiler. Şimdi de aynı tezgah ılımlı İslam adı altında Erdoğan-Gül öncülüğünde Kürt özgürlük hareketine karşı uygulanmak isteniyor.
8 Şubat 2011 tarihli Akşam gazetesinde Şenay Yıldız imzalı ve Graham E. Fuller ile yapılan bir röportaj yayınlandı. CIA eski başkan yardımcısı olan ve Türkiye’nin yanında birçok Ortadoğu ülkesinde istasyon şefliği yapmış bulunan ve Ortadoğu’nun yanı sıra, Türkiye ile Fethullah Gülen hareketi üzerine de kitapları bulunan Fuller’in bazı açıklamaları da konuya ışık tutmaktadır.
Türkiye’nin geçmişte değil de neden bugün bölge için model ülke olduğunu Fuller şöyle açıklıyor;
„Türkiye Batı, ABD ve İsrail yanlısı, NATO üyesi, radikal devletlerin karşısında ve iç siyasal dengeler açısından istikrarlı bir ülke olarak ‘sadık’ bir müttefikti. Ama bu haliyle Ortadoğu halkları veya gelişmekte olan ülkelerin çoğu için bir model değildi. Çünkü, bu şekilde ‘Batı’ya sadık’ bir müttefikleri olsun istemediler... kendi müslüman geleneğine karşı düşmanca görünen bir devletle uzlaşmadılar. Bugünse, ironik bir biçimde, Türkiye Ortadoğu ve gelişmekte olan pekçok ülke için bir model oldu. Övgüye değer ekonomik ve demokratik başarıları ve bölgeyi çevreleyen müslüman kültürlerin kabul edilmesi bunda çok önemli. Türkiye artık kendi dindar geçmişine veya bir zamanlar lideri olduğu bölgenin İslamcı kültürüne düşmanlık beslemiyor. Ayrıca, Türkiye ilk kez ‘Batı’nın müttefiği’ değil (pekçok diğer ülke bunu istemesine rağmen) ‘egemen’ olarak algılanmaya başlandı. Bazı konularda Washington’la çalışabilir, ama çıkarlarına uymayan bazı konularda da Washington’a ‘hayır’ deme gücü var“ diyerek Ortadoğu’da çekim merkezi olduğunu söylemektedir.
Bu açıklama neden AKP’nin iktidarda olduğunu anlattığı gibi, Erdoğan’ın ‘One Minute!’ deme gücünü kimden aldığını ve Marmara baskını için İsrail’e karşı niçin horozlandığını, zaman zaman ABD karşıtı konuşmaların neden yapıldığını izah ediyor. Tam da bu sırada sıfır sorunlu bir bölge ve yeni Osmanlı rolü daha iyi anlaşılıyor. Bütün bunlar BOP’un eş başkanlığını yapan Türkiye’ye biçilen bölgesel misyonla ilgili. Yani ABD’nin yazdığı senaryonun İslami aktörleri olarak rol yapan bir ekip bugün büyük bir yalanla halkların karşısında çıkarılmış bulunuyor.
Aynı Fuller, Fethullah Gülen için de „ben Gülen’in Amerika için bir güvenlik tehdidi veya radikal bir güç olduğuna inanmadığımı anlatan bir mektup yazdım. (...) İslami hareketlere baktığım zaman Gülen hareketini dünyadaki modernist olan hareketlerden biri olarak görüyorum. Cami yerine eğitime odaklanılması oldukça ilerici. Müslüman dünyasında eğitimin artırılması ve bu ülkelerin modernize edilmesi son derece önemli.
Türkiye’nin iskanın rolü konusunda ikiye bölünmüş olduğunu görüyorum. Dünyadaki İslami hareketlere baktığım zaman, pekçoğu ilkel, yok sayıcı, rasyonel olmayan, toleranssız, şiddet içeren ve negatif hareketler. Gülen hareketini çağımızdaki İslami düşüncenin modern, akılcı, olumlu, yapıcı, sosyalleşmiş, barışçı ve toleranslı olarak evrilmekte olan göze çarpan bir örneği olarak görüyorum. Bu perspektiften Gülen hareketi çok iyi görünüyor. Ben bunun ‘Türkiye’nin geleceği olduğunu veya Türkiye’yi yönetmesi gerektiğini’ söylemiyorum. Sadece onu diğerleriyle kıyaslıyorum.“
Fuller bu röportajda din hakkında yaptığı bir genelleme ile neden ılımlı İslam sorusuna da yanıt vermiş oluyor.
„Dünyanın pekçok açıdan dindarlaştığını düşünüyorum. Ama bildiğiniz gibi İslamsız Dünya kitabımdaki temel argümanım İslamın Batı ve Doğu arasındaki gerilimin temel nedeni olmadığı idi. Din, diğer konularda pankart olma özelliğine sahip. Tüm dünyada dini milliyetçilikle harmanlamak, dini emperyalist güçlere karşı ülkenin kimliğini güçlendirmek için etkin bir odak olarak görme eğilimi hakim. Aynı zamanda bu dönemde insanlar, pekçok maddi ihtiyaçlarının karşılandığını görüyor (...) ama maddi şeylerin yeterli gelmediğini ve ahlaki değerlerimiz olması gerektiğini fark ediyoruz... Ama hepsi bu değil. Din, siyaset ve devletler tarafından kendi amaçlarına ulaşmak için kullanılabilir.“