"Taşraya Bakmak" adlı derleme kitapta, Hasan Ali Toptaş "sinemacı Şerif"i anlatır, kendi taşrasına ait bir fotoğraf olarak. Şerif, kasabanın dikkatini yeni gelen filme çekmek için bir hile yapar. Filmin can alıcı repliği neredeyse bulur ve açık sinemadan kasabanın gecesine düşürür:

"Çok seviyordum Hakim Bey, onun için öldürdüm"...

Boynu bükük sesin ezikliğinin, işlenen cinayetteki etkinliği kırılmıştır bile. Bir taşranın yaz akşamında, insaların kendi kalplerine en çok gömüldüğü saatlerde ve sessizlikte; evdeki yalnızlık, evdeki şiddet, karşılıksız sevmeler, karasevdalar cinneti bahçesinde, çok sevdiği için öldürdüğünü boynu bükük söyleyiveren ve "anlayın hakim bey" diyen adam haklıdır. Sevmiştir. Öldürmüştür çünkü bu kadar sevmenin karşısında mutlaka kadın-ki taşra sözlüğünde ölmeyi hakeden kadın vardır- ihaneti söz konusudur. Zavallı adam.

Sinemacı Şerif'in tüccar kurnazlığının fotoğrafına bakıyoruz hep. Sokağın adaleti yoktu zaten ama artık mahkeme salonları sokaktan daha kasap. Erkek haklı. Anadolu’nun bağrı yanık topraklarından yazı sayfalarına sinmiş pis bir koku bu, tek tarafın haklılığına dayanan "adalet". 

"Bu adalet geleneğinde kimilerini suçlama ve mahkum etme tezgahlarının gerçekleri ortaya çıkarmaktan çok daha önemli olduğu yeni bir şey değil elbette" der Murathan Mungan. Taşra düzenini aksi bir yönetme sistemi olmadıkça bu ayaklar üzerinde kurmuştur çünkü. Sinemacı Şerif’in kasabaya duyurduğu repliği, çocukluktan itibaren hayatımıza doğru anlamıyla yerleşmeyen "adalet"in cümle içindeki kullanım şeklidir. O zaman bilmediğimiz, sonrasında da hakikatinin ne olduğunu öğrenemeyeceğimiz kavram: adalet. 

Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, Romanların... özetle inancı, yaşamsal kültürü ve ahlaki normları "evsahibi olan büyük"le benzeşmeyenler için uydurulan hikayeler de sinemacı Şerif'in hilesiyle büyümedi mi içimizde? Sevmenin sonrasına öldürmeyi, yok etmeyi koymadık mı bu nedenle? Sorgulayan çıktı mı mesela, niye, neden diye? Sorulması o bilginin "kutsal"lığına leke getirirdi çünkü.

Geçen haftalarda sosyal medyada açılan "Kürtleri tehcir edelim" etiketi de "kutsal"ın istediği kurbana işaret eder. Hem de göstere göstere. Altını dolduran cümlelerden en dikkat çekici olanı "devlete külfet" olma haliyle ilgili. "Devlete külfetti öldürdüm Hakim bey"in karşılığı yok mu şimdi mahkemelerde. Hoş görüyoruz ki mahkemeye de hakime de ve o gerekçeye de lüzum yok. Bir Kürt'ün öldürülmesini herkesin içtenlikle kabul ettiği bu sezonda, "niye ama neden" sorusunun kendisi yok ve olmamalıdır da. Öldürmenin gerekçesini soracak bir vicdani mecra da yok!

Hasan Ali Toptaş'ın taşrasında sinemacı Şerif'lerin dünyasındayız. "Çok sevdim hakim bey, onun için öldürdüm" hasta ruhları bir nebze rahatlatan gerekçeyken, o hasta toplumun tek ilacı kıvamında. Bu hastaya sosyal ve siyasal doktorların hazırladığı reçetede ise daha çok öldürmeleri için cesaret arttırıcı haplar yazılı, eczanelerde ise bedava...

Toplum mühendisliği ne işe yarar kestirmek zor, ama görüyorsunuz ki akılda olmayan kalpte, kalpte olmayan akılda dikiş tutturamıyor nihayetinde. Taşra adaleti bir ülkenin dizaynı olmuş. O ülkenin yaşayanlarının çoğunluklu olarak bu dizayna katkısı var: Ya öldürerek, ya ölesiye nefret ederek, ya da kuşaktan kuşağa "kuyruk" taktıkları halkları çocuk zihinlerinde sinemacı Şerif'in repliğine kilitleyerek...

Oscar Wilde'ın Reading Zindanı Baladı şiirinde en çarpıcı bölümdür, idama mahkum bir tutsağın öyküsü. Sevdiğini çok sevdiğini öldürdüğü için ölüme mahkum edilmiştir, büyük sessizliğiyle.

"Herkes öldürebilir sevdiğini

Kimi bir bakışıyla yapar bunu

Kimi dalkavukça sözlerle,

Korkaklar öpücük ile öldürür,

Yürekliler kılıç darbeleriyle!"

Kürtler, Aleviler, Romanlar, Ermeniler ve Süryaniler söz konusu olduğunda, yürekli bir sevme olmadığı için biçimsiz öldürmelerden söz edebiliriz haliyle...

Bizi böyle sevmeyin bence...