Geçtiğimiz gün bir gazetede denk geldim. Türkiye’nin gittikçe dindarlaştığı tezine olumsuz bakan bir akademisyen, tam tersine bulgular gösteriyordu. Gündelik hayat pratiklerine bakıldığında sahte bir muhafazakarlığın, maskelenmiş bir din anlayışının revaçta olduğunu görmek mümkün. Çözülen, eriyen ve ‘mış’ gibi davranan bir yöne gidiyor Türkiye’deki muhafazakarlık.
Murathan Mungan, “Bu ülkenin resmi dini ikiyüzlülüktür” derken de sonuna kadar haklıdır. Her gün vahdeti vücut felsefesine dem vuranlar bunun orta noktasına parayı koymuşlar. Yani varlığın sebebi sermaye olmuş. Her ne kadar din amaçlı olarak yola çıkmamış olsa da yer yer inanç kabul edilen Taoculukta bile devlet denen mekanizma “kaçınılmaz kötülük” olarak görülüyor. Ne ilginçtir ki Bakunin de “zorunlu kötülük” diyordu devlete. Bu kötülüğün bugün olumladığı ve kadermiş gibi dayattığı din anlayışı, pozitivizme bulaşmış, yeniden dizayn edilmiş, inşa edilmiş bir simülasyondan başka bir şey değil. Önderliğin “modernist islam” eleştirisi bugünkü savaş ortamında çok daha net anlam kazanmış durumda. Başa dönersek çizilen, katıymış gibi görünen ama eriyen şey modernist islam paradigmasıdır.
Yeşil burjuvazinin ışıltılı moda dergileri, lüks mekanları, sövdükleri yaşama benzeşen davranışları ve binbir reklam ile üzerlerine atılmış renk renk elbiseleri, dünyalarına dair; duygulanımlarına dair pek çok ipucu verirken, Erdoğan istediği kadar bir lokma bir hırka felsefesi deyip dursun. Lokma ve hırka, aşınmış anlamları ile şimdi birer markanın temsiliyetinden başka bir şey değil. Ellerinde evire çevire berbat bir bulamaç haline getirdikleri mazlum edebiyatı ise foyası çıkmış koca bir yalandan başka bir şey değil.
**
Sürekli globalleşmekten dem vurulur. Özellikle Berlin Duvarı’nın yıkılışı sonrası artık sınırlara, çevreleyen ve kesen setlere anlamsızca bakıldı. İnternet çağı ile beraber, gittikçe dijitalleşmemiz gerçeğini de göz önüne alırsak sınırlar iyice anlamsız oldu. Son kuşaklar sınırlardan haberdar bile değil. Çünkü şu an herkes herkese ve heryere ulaşabiliyor. Zihinsel anlamda pek çok sınır yıkılırken, maddi dünyada tam tersi oluyor. Ülkenin sınırlarındaki duvarlar yükseliyor. Sürekli artıyor. Afrika, ABD-Meksika, TC, Asya tarafı ve elbette Ortadoğu’nun sıcak alanları. İsrail Suudiler ve daha başka ulus devletler duvarlara doymuyor. En son Macaristan’da sınırların mültecilere hepten kapatılması kanımca sıradan bir politika olarak görülmemesi gerek. Sınırlar kaybolmuyor tam tersine gittikçe genişliyor. Bu sınırların gerekliliği ile büyüyenler birer ırkçı olmaktan kurtulamıyor. Suriyeli mülteciye tekme atan muhabir çarpıcı bir örnek olarak önümüzde duruyor. O tekmenin içinde sadece uygarlık, toplum kırım gerçeği yok. Ulus devletin ele geçirdiği ve hiçleştirdiği birey gerçeği var. Topluma düşman ettirilmiş, ötekine nefret ile doldurulmuş birey bu...
**
Erdoğan şahsında AKP’nin felsefeye en büyük katkısı Leibniz’e olandır. Düşününce en yakın onu geliştirip, takip ettiklerini hissediyorum. Leibniz, devlet gücüne istatistiki ekleyen, kullanmasını isteyen öncü kişidir. Aynı zamanda bir matematikçi olan Leibniz, devlet değerlerin sayısallaşmasıdır tezini dile getiriyordu. Çünkü halka ait veriye, bilgiye ulaşmak onu kontrol etmek için büyük fırsatlar vereceğine inanmıştı. Bugün onun dediği gibidir. Nüfus sayımından, defterdarlık kayıtlarına kadar devlet koca bir sayı. Erdoğan ise kafayı anket sayıları ile bozmuş durumda. Sayı meselesini bile çok yanlış anlamış.