
Sınır köyü Mehaser, tozla kaplanmıştı. Öyle ki, bulutu andırıyordu, köyün üstünü saran toz... Fakat köye girdiğimizde, insanların yüzü umut saçıyordu. Herkes yüzünü Kobanê’ye dönmüş, pür dikkat bekliyor; kurtuluş umuduyla...
Komünler kurulmuş köyde; çorba ve çaylar, elbirliğiyle hazırlanıyor, gönül birliğiyle oturuluyor sofralara. Birkaç gün içinde, dünyanın her yerinden bir sürü insanla tanışıyorsun burada. Sanatçı, politikacı, öğrenci, işçi, memur, inanç temsilcisi... Herkes birbirini sanki eskiden beri tanıyor gibi selamlıyor, ilgileniyor. Özgürlük beklentisi, tavırlara, duruşlara yansıyor. Kobanê topraklarının hemen birkaç yüz metre ötesinde, DAİŞ çetelerinin temizlenmesini, kentin özgürleşmesini bekliyorlar. Bu sıradaysa nöbet tutuyor; üzerlerine düşen desteği sunmaya çalışıyorlar, sürüp giden direnişe. Gece olunca birkaç yerde ateşler yakılıyor; briketlerin üzerine oturup özgürlük nöbetçileri, sabaha dek susmayan stranlara, kilamlara katıyor yüreğini. Bazı ateşlerin etrafında ise hararetli tartışmalar... Güncel durumu ya da umutlu geleceği konuşuyorlar. Bu sırada her yerde analar ilişiyor göze; ulusal kıyafetleri, beyaz tülbentleri içinde, herkese güven ve cesaret veriyorlar.
Tarlaları, akrabaları bölen tel...
“Tarlalarımız sınır telinin öteki tarafında kaldı” diyor, Kobanê’ye üç kilometre uzaklıkta, Suruç’a bağlı Misaynter Köyü’nden Xezal Ana. Konuşurken zaman zaman isyan yükseliyor sesinden, zaman zaman yaşadıklarının ağırlığından gözyaşlarına boğuluyor: “Biz çok acı çektik yavrum; çekmediğimiz acı bırakmadılar. Biz aslında Suruç’a değil, Kobanê’ye bağlı köylerdik. 70 sene önce çekilen bu teller, hem ailelerimizi hem malımızı mülkümüzü böldü ortasından. Tarlalarımız telin Suriye dedikleri tarafında kalmış. Tarlalarımızı sürmek için kaçak yollarla telin diğer tarafında geçmek zorunda kaldık. Bu kaçak geçişlerde yakalananlar, elektrik direklerine bağlanıp işkenceyle öldürülüyordu. Sonra, tarla ve akrabalarımızın telin diğer tarafında kalması yetmezmiş gibi bir de, tarlalarımıza binlerce mayın döşediler. Bu çevre köylerde bu yüzden binlerce insanın bacakları kopuktur.”
‘Fakirleştirdiler, adımız kaçakçıya çıktı’
“Bu da yetmedi” diyor Xezal Ana ve sürdürüyor anlatmayı: “Geldiler, baraj yaptılar; bütün akan suyumuzu kestiler. Bu yüzden ilk önce kuyulardan çıkardığımız sularla bağ bahçelerimizi sulayıp hayvanlarımıza su verebiliyorduk. Ama zamanla yer yüzü gibi yer altı da kurumaya başladı. Şimdi yüz iki yüz metre derinden bile artık su çıkaramıyoruz. Gittikçe kuruyan toprağımıza artık pamuk gibi ürünler de yetiştiremiyoruz. Hayvan besleyemiyoruz. Böyle olunca da erkeklerimiz, sınırın öbür tarafına geçip kaçak çay, elbise, sigara getirip satmaya başladılar. Mayınlar çok insanımızın bacağını aldı. Devletin yıllardır yaptıkları toprağımızı çölleştirdi, bizi fakirleştirdi. Adımız da kaçakçıya çıktı.”
‘Bize asla yük olmuyorlar’
60 yaşındaki Xezal Ana, şimdilerde bütün imkanlarını Kobanê’den gelen akrabalarına sahip çıkmak için seferber etmiş durumda. Üzüntü içinde devam ediyor anlatımına: “Bizi yıllar önce birbirimizden ayırdılar. Bazılarımızın ana babası, bazılarımızın kardeşleri, dayısı, halası öteki tarafta kaldı. Yıllarca birbirimize hasret kaldık. Şimdi Kobanê’ye çetelerin saldırması yüzünden telin öteki tarafındaki akrabalarımız binbir zahmetle sınırı geçip bu tarafa geldi. Bizim köyde 12 aile yaşıyordu; şimdi gelen akraba ailelerin sayısı 28. Önce hepsiyle evlerimizde birlikte kalıyorduk. Yetmeyince samanlıklarımızı ve kullanmadığımız başka yerleri temizleyip tamir ettik. Partimiz de her türlü ihtiyaçlarını karşılıyor, yardım ediyor. Bize hiçbir şekilde yük olmuyorlar.”
Ben enternasyonal teröristim!
Xezal Ana’nın ardından Gençlik Çadırı’na çevirdik yönümüzü. Bu sırada çadırdan 60 yaşlarında, mavi gözlü biri, elinde bayrakla çıkıverdi. Kürtçe selam verdim; o da Kürtçe yanıt verdi. Biraz sohbet etmeye çalışıncaysa tebessüm ederek, “Ben Kürt değilim, o yüzden Kürtçe bilmiyorum, kusuruma bakma” dedi. Bu 60 yaşındaki genç delikanlı, fena halde ilgimi çekmişti; sohbete başladık.
Adı Rıfat Urus. Kobanê direnişinden etkilenmiş ve dayanışma için soluğu sınırda almış. “Kürt olmasam da ‘enternasyonal terörist’im ben. 25 gündür burada, Kobanê direnişi için nöbetteyim. Kobanê özgürleşene kadar da buradan ayrılmayacağım” diyor.
Rıfat Amca, genç bir heyecanla sürdürüyor anlatımını: “Aslen Yugoslavya Priştinalıyım. Şimdiye kadar Sinop’ta, Türkiyeli Gaziler Köyü’nde yaşadım. Ama Kobanê özgürleşince, bundan sonra artık Kobanê’de yaşayacağım. Demokratik özerkliği, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü toplumu inşa etmek için Kobanê’de çalışıp Öcalan Yoldaş’ın demokratik toplum projesi kapsamında yaşama kendimi katacağım. Öcalan Yoldaş, sistemlerin menfaat uğruna birbirine düşman ettiği halkları, cinsleri birbiriyle barıştırdı, birlikte özgürce yaşayabileceklerini gösterdi.”
Zerî Ana...
Mehaser Köyü meydanındaki nöbet eylemcileri arasında, bir ihtiyar daha dikkatimizi çekiyor. Wan’dan gelip direnişe katılan Zerî Ana, burnunda hızması ve ulusal kıyafetleriyle, eylemciler içinde hemen dikkat çekiyor. Ayakta dimdik durup gözlerini Kobanê’den ayırmayan 75 yaşındaki Zerî Ana’ya, “Ne düşünüyorsun?” diye soruyorum, zafer işareti yaparak konuşuyor: “Artık Kürt halkı özgürleşecek. Kürdistan’ımız birleşip tek parça olacak. Bu uğurda ya hepimiz öleceğiz ya da hepimiz özgürleşeceğiz. Bundan sonra başka türlüsü olmaz. Birlik olacağız, özgür olacağız. Ben de özgürleşene kadar burada kalacağım, hiçbir yere gitmeyeceğim.”
GÜL GÜZEL/PIRSÛS
Yaralı YPG savaşçısı: Kobanê düşmeyecek!
Saleh Derviş, 17 yaşında. Ailenin en küçük, yakışıklı oğlu. İki aya yakındır, Pirsus’ta, 80 yaşındaki annesi Hatice Ana’yla birlikte yaşıyor. Onu gördüğümde ilk sorum, “Kobanê’de savaş sürüyor, sen neden geldin?” oldu. Cevabıyla, bunu sorguladığıma pişman etti beni. Anlattı: “Mecburiyetten geldim buraya. Dört abim YPG saflarında savaşıyor. Ben de gitmek, savaşmak istedim ama kabul etmediler. Anneme bakmamı istediler. Annem yürüyemiyor. Onu sırtımda taşıyarak getirdim buralara.”
Bunları anlatırken, abilerinden birinin Kobanê direnişinde yaralanarak Pirsus’a geldiğini söyledi. Hemen onu da görmek istedik ve soluğu yanında aldık. Mahmut, yaralı ayağıyla ayakta karşıladı bizi. 21 gün YPG saflarında savaşmış, yaralanmış, şimdiyse tedavi oluyor.
25 yaşındaki Mahmut, direniş öncesinde Kobanê’nin Seran Köyü’nde sondajcılık yapar, ailesinin geçimine katkı sunarmış. DAİŞ çeteleri saldırmaya başlayınca, ailesini Kobanê’nin dışına çıkarıp direnişe katılmış. Bir yaşında bir oğlu var: Muhammed. İsmini, YPG saflarında şehit düşen kuzeninden alıyor. Mahmut, direniş başladığında çocuğu ve eşini Pirsus’a getirip geri dönmüş, direnişe katılmış.
‘Tirêj’in haberi gelince...’
Mahmut, direniş öncesindeki hayatını ve direnişe neden katıldığını şöyle anlatıyor: “Benim siyasetle filan hiç alakam yoktu. İnsanlarımızın sürekli acı çektiğini gördükçe, babama soruyordum: Neden biz Kürtler hep böyleyiz? Düşünüyordum, eğer biz birbirimize yardım etmezsek, kimse bize yardım etmez. Neden biz birlik değiliz? 7 ay önce halamın oğlu Muhammed (Tirêj) şehit düştü. Ben onunla birlikte büyümüştüm. Hiçbir zaman unutamıyorum onu. Tirêj’in haberi gelince ben de duramadım, YPG saflarında Kürt halkı için savaşmaya karar verdim.”
‘Kendi isteğimle, silahımla katıldım’
Mahmut, Türk devletine de öfkeli: “Daha YPG’ye girmeden önce gördüm ki, Türk devleti de bizi vuruyor. Tanklarının attığı toplarla beş arkadaşım yaralandı. Yaralılarımızı sınır kapısından almaları için askerlere yalvardım. Ama onlar bizim daha çok ölmemizi istiyor. Onlara da teslim olmayacağım. Halkım için, toprağım için savaşarak, toprağımda öleceğim. Bu savaşa kendi isteğimle, kendi silahımla katıldım. Arkadaşlarım vurulup şehit olunca, benim tek oğlum gözümün önüne geldi. Dedim ki, nasılsa bir oğlum var, ben öldükten sonra o adımı taşır. Böyle dedim ve zulme karşı dur demek için YPG’ye katıldım.”
‘Bizim yüreğimiz, onurumuz var’
DAİŞ çeteleriyle çatışmalardaki ilk yarasını yedinci gündeki çatışmada aldığını anlatan Mahmut, devam ediyor: “Çeteler bize karşı gazlı silahlar kullandı. Beş arkadaşımızı kimyasal silahlarla öldürdüler. Arkadaşların vücudunda yanıklar vardı. İki gündür yaralandığım için burdayım ama aklım hep orda, arkadaşlarımda. Kobanê’nin düşmesi için bizim bütün Kürtlerin ölmesi gerek. Yoksa kimse Kobanê’yi düşüremez. Tüm dünya Kürtleri tanıdı. Biz kimseyi kesmedik, düşmanımızın ölümünün bile insanca olmasını istedik. DAİŞ arkadaşlarımıza en vahşi işkenceleri yaptı. Biz, ‘Biz de bu çetelere aynısını yapalım’ diyorduk ama arkadaşlar bırakmıyordu. Bizim insanlığımızda insan kesme yok, işkence yok. Bizim yüreğimiz var, onurumuz var. Biz bununla varız. Kim ne yaparsa, ne vahşet yaparsa yapsın, Kobanê Kürt halkınındır.”
‘Ekmek bulamayınca un yiyorduk’
Mahmut, DAİŞ çetelerinin barbar saldırılarını anlatmayı sürdürüyor: “Kürt kızlarını kaçırdılar; nerdeler, nasıllar bilmiyoruz. Bizi yakaladıklarında, başlarımızı kesiyorlar. Ölmüş arkadaşların bile ellerini, kollarını kesip halka gösteriyorlar. ‘Siz kafirsiniz’ diyorlar. Ekmek fırınımıza bile saldırdılar. Ekmek bulamadığımız zaman un yiyorduk. O sırada yaralanmış, yaralı halde de beş gün çatışmalara girdim. Oturmaya bile zamanımız yoktu. Birçok arkadaşımız kan kaybından ölüyordu. Türk devleti sınırı açsa, birçoğu ölmeyebilirdi. Tüm bunları nasıl anlatayım? Ancak yaşayan bilir. Vurduğumu DAİŞ çetecilerinin üstünden ilaçlar, iğneler çıkıyordu. Bunların çoğu Türkiye’den, Arabistan’dan, Katar’dan veya Avrupa’dan geliyor. Bu ülkelerin kimlikleri de çıkıyor üstlerinden.”
‘Kim ne vahşet yaparsa yapsın...’
Mahmut, vahşeti anlattığı kadar direnişi de anlatıyor ve bir kez daha kararlılıkla tekrarlıyor: “Kim ne vahşet yaparsa yapsın, Kürt halkı yenilmeyecek, Kobanê düşmeyecek.”
Kim şüphe edebilir ki bundan?
ÖZCAN BOZOÐLU