Suriye bir devlettir. Yarın belki “kantonal” bir devlet olur. Belki “demokratik özerk” bölgelerin toplamından oluşan bir Demokratik Cumhuriyet’e dönüşür. Belki de federatif bir ülke olarak inşa edilir.

Yani her durumda bölünmemiş bir devlet olarak, BM üyesi bir ülke olarak, uluslararası ailenin bağımsız bir ülkesi olarak yaşamaya devam eder.

Öyle olunca onun bir de tarihi yazılır. Bu tarihte, Suriye’nin, vaktiyle “yurttaşlık” hakları bile tanınmamış olan Kürt evlatlarının yeri, granit bir kayaya kazınmışçasına o tarihin sayfalarında şerefli bir yer edinir.

Çünkü onlar, yalnız kendi “kantonları” ya da “özerk bölgeleri” ya da “Kuzey federasyonu” için değil, “ortak vatanları Suriye” için ve tek bir “demokratik ulus” içinde birleşmeye can attıkları Suriyeli Sünni Araplar için, Alevi Araplar için, Ermeniler, Süryaniler ve Türkmenler için, Suriye’de yaşayan bütün halklar için gencecik kadın ve erkek evlatlarını toprağa verdiler.

Şimdi Rakka’nın kapısını açacak olan Tabqa’da büyük bir zafer kazandılar. Şehrin merkezine girdiler ve DAİŞ çetelerini ağır bir yenilgiye uğrattılar. O Tabqa’da kurtarılan sivil kadın ve erkeklerin, yaşlı ve çocukların ezici çoğunluğunu Arap halkı oluşturuyor. Kürt Arap için ölüyor. QSD’li Arap Kürt için ölüyor. Süryani Türk için, Türk Süryani için toprağa düşüyor. Ortak vatan ve demokratik ulus işte böyle yaratılıyor.

Suriye Suriyelilerindir. Ve bu ülke kendi geleceğini kendi halklarının iradesiyle tayin etmesi için, her türlü dış müdahalelerden en kısa zamanda arındırılmalıdır.

Biz Türkiyelilere düşen en büyük görev, yurttaşı olduğumuz devletin Suriye’ye karşı giriştiği her türlü saldırıya karşı durmaktır. İlkeli enternasyonalizmin temel şiarı, “herkesin kendi kapısını temizlemesi”, “kendi emperyalizmiyle mücadele etmesi”dir, en büyük sınıfsal yaklaşım, “düşman içimizde” diyebilmektir.

Böyle dediğimiz gün, bileceğiz ki, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan Kürtlerin mücadelesi de, tıpkı Suriye’de olduğu gibi, yalnız Kuzey Kürdistan için değil, Türkiye içindir.

Siz bakmayın şu andaki kanlı duruma. Şöyle sakin bir şekilde düşünün: Kimin programı Türkiye’nin ve Türkiye’de yaşayan Türklerin menfaatlerini ifade ediyor? Bu satırlar yazılırken, kendi partisi AKP’nin başına bir “kayyım” olarak oturan Saray’daki Erdoğan’ın programı mı, yoksa, Zindandaki Öcalan’ın programı mı? Evet, ön yargıyla değil, büyük bir sükunet içinde iki programı da okuyun ve karar verin.

Önce “hayır” diyenler…

Şimdi ne diyorsunuz? Erdoğan’ın “sınırlarımızda Kürtlerin bir statü kazanmasına izin vermeyeceğiz” diyen programının sonucu ne? Eğer daha ilk Kobanê meydan savaşı verildiği gün Türkiye ile Rojava arasında bir barış, iyi komşuluk ve kardeşlik anlaşması yapılsaydı, PKK Önderi’nin bu yöndeki uyarıları dikkate alınsaydı Türkiye’nin sınırları daha az mı yoksa daha çok mu güvenlikte olurdu?

Samimi bir akılla söyleyin: Sınırlarımızda Kürtlerin “keleşli” sınır muhafızlarının tel örgülerin Türkiye tarafındaki akrabalarıyla sohbet ederek dolaşması mı, yoksa ABD zırhlılarının karadan, uçaklarının havadan Türkiye’yi denetlemesi mi Türkiye için ve sizler için tercih edilir bir durumdur. Acaba Kırıkhan ile Efrin arasındaki sınırın az ötesindeki Efrinli Kürtlerin, Kırıkhanlı Kürtlerle sohbet ederek gezinmesi mi, yoksa Rusya ordusunun sınır boylarında nöbet tutması mı Türkiye için hayırlıdır?

Eğer Apo’nun programı hayata geçseydi, Türkiye’nin 900 kilometrelik sınırında Rojavalı Kürtler silahsız gezinecek, aradaki bütün mayınlar temizlenecek ve bu sınır dünyanın en güvenlikli sınırı olarak AB içi sınırlar gibi silikleşecekti.

Erdoğan’ın Kürt düşmanı siyaseti, bu sınırı bir “savaş” sınırı haline getirdi. Artık Türk medyası, sınırdaki düşmanlık abidelerini “Türk Seddi” diye tarif ediyor.

“Silikleşmiş sınır” mı Türkiye’yi daha güvenlikli kılıyor yoksa “Türk Seddi”yle Türkle Kürt arasına uçurum kazan Erdoğancı programın sınırı mı?

Tekrar yazayım: Türkiye’nin Güneyinde, Rojava’da, “taş atan çocuklar” dolaşmasın diye, Amerikan zırhlılarının ve Rus füzelerinin konuşlanması iyi mi oldu, kötü mü?

Sakince düşünün.

Apo’nun programı mı yoksa Erdoğan’ın programımı bizim için daha iyi?