Türk devletinin başındaki şahıs kürsüde.
Aşağıda bir güruh yırtınıyor: "İdam, idam, idam..."
"Führer, Duçe, Şef, Reis", her kimse, "müjdeyi" veriyor:
"Yakın, yakın..."
Erdoğan içinde bulunduğu konumun "suç" olduğunu biliyor. Bir an önce kendisini "anayasal" bir statüye oturtmaya çalışıyor. "OHAL bir yıl sürebilir" dedi ya, bir yılı OHAL ve KHK ile "atlatacak". Sonra? Sonrası yok. O nedenle bir an önce "anayasal faşist tek şef" rejimini kurmak istiyor.
Bu amaçla da MHP ile "fiili koalisyon" kurmuş. Onu da resmileştirecek.
Bahçeli’nin "kırmızı" yani "kanlı çizgisi" "idam". "İdamı getir, başkanlığı al git" diyor. Anlaşma ne kadar da medeni, insancıl...
Başbakan artık durumu anlamış. İdam’ı savunuyor. "Sınırlı" olacakmış. Sanki "sınırsız idam cezası" olabilirmiş gibi. Yalnızca "teröristleri, darbecileri ve bir de çocuklara cinsel şiddet uygulayanları" asacaklarmış. "Sınırlılık" buymuş. Örneğin "seri katilleri" asmayacaklar. "Eroin baronlarını" "besleyecekler". Ve bu arada "vatana ihanet" suçundan da söz etmiyorlar. Ederlerse, zülf-ü yare dokunacak. Saray’daki pirelenecek...
Bu "çocuk" sevgisi ise, "idam" rezilliğini yurttaşa yutturma amaçlı. Çocuklara tecavüz edilen islamcı vakıfa kol kanat gerenler, Kürdistan’da çocuklara karşı yapmadıkları rezillik bırakmayanlar "çocuk" sevgisinden bahsedebilirler mi? Her neyse. Oyun ortada.
"Halkımız idam istiyor" diyorlar.
Böyle deyince de AB ve AK hop oturup hop kalkıyor. "AB kapısı kapanır, Avrupa Konseyi’nden atılırsın" diyor. "Kırmızı çizgiyi aşma" diye uyarıyor.
Başbakan "komedyen" taklidini bırakmış. Bir celal, bir hiddet, bir şiddet, evlere şenlik. "Senin kırmızı çizginin de üstünü çizerim" diye "Reis" taklidi yapıyor.
O tam AB ve AK’nin "kırmızı çizgilerinin üstünü çizerken", Türklerin ekonomisini yöneten Kürt kardeşimiz Mehmet Şimşek, Washington’da, kekeleyerek, dizlerinin bağı çözülerek çok alçak sesle şöyle diyor:
"Bugün bazı gazete başlıkları çok dostça olmayabilir, ama reformları hayata geçirme, yolumuzdan sapmama ve Avrupa’ya bağlılığı sürdürmekten başka seçeneğimiz yok" ...
O tam böyle söylerken, benim gözüm Yeni Şafak internet sitesinde aktarılan bir haritaya ilişti. Bu harita "yeni dış politika doktrininin" haritasıymış. "Erdoğan doktrini"ne göre, "bize saldırılmadan saldıracakmışız." "Savunma" işi bitmişmiş. Harita da "ülkemize karşı muhtemel saldırıları, başlamadan nerelerde yok edeceğimizi" gösteriyormuş.
Bu haritaya göre bizim "hareket alanımız", Trakya’da Varna, Kırcaali ve Selanik’i kapsıyor. İlk ikisi Bulgaristan’a, ötekisi Yunanistan’a ait. Ege’de "tüm adalar", Akdeniz’de "tüm Kıbrıs", Kuzey Doğu’da Batum, Güney’de ise tüm Güney Kürdistan, Musul, Kerkük, Erbil "hayat alanımız" gibi çizilmiş. Hitler sevinçten hortlayabilir.
İyi de bu haritayı çizenler neye dayanıyorlar. Neye dayanacaklar, Reis’in sözlerine. O "Lozan’da çizilen sınırları gönüllü olarak kabul etmedik" demiş, ardından da yukarıda adı geçen bütün şehir ve bölgeleri birer birer sayarak, "buralarda sorumluluğumuz var" diye ilan etmişti.
Barzani ne yapar bilmem. Ama şu Batum ile Ege adaları ve Bulgaristan, Yunanistan şehirleriyle ilgili "emellerin" Balkanlar’da ve Kafkaslarda nasıl algılanacağını tahmin etmek zor değil.
Selanik’ten göçen anneannem yanık sesiyle bir türkü söylerdi. Aklımda kalanı şu: "Binikiyüzdoksanüç’te Türk namusu lekelendi oy..."
Sözünü ettiği Balkan Savaşıydı. Osmanlı yenilmişti.
Sonrası malum...
Enver Paşa taslakları ülkeyi, öyle silahlarıyla filan bile değil, laflarıyla, abuk sabuk konuşmaları, palavraları ile tüm halkların gözünde "saldırgan bir ülke" konumuna soktular.
Bir devletin saldırganlığından "şüphelenilmeye" başlandı mı, ona karşı herkes "saldırgan" planlar yapmaya başlar.
Kazara Türkiye Ortadoğu’da, Suriye’de, Irak’ta savaşa girsin, ardından bozguna uğrasın... Bilin ki, o zaman, komşu devletler, "Erdoğan doktrinini" benimser ve Türkiye kendilerine saldırmadan, onlar Türkiye’ye saldırır.
Allah, kıtipiyoz Enver Paşa mukallitlerine akıl fikir versin. Enver’in arkasında Almanya vardı. Bunların arkasında sadece Katar var...