
Bu hafta Avusturya’da aşırı sağ aday Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanamadı ama yüzde 46 gibi dev bir oy oranı tutturdu. Geçen ay, ABD’de bir çok Cumhuriyetçi siyasetçinin bile sahip çıkamadığı ölçüde muhafazakar Donald Trump’ın, başkan seçilişine, ve Haziran’da da Britanya’da, aşırı sağın AB’den kopuş önerisinin, çoğunluğun desteğiyle kabul gördüğüne tanık olduk.
Aslında küresel kapitalizmin, 2009 mali krizinden bu yana liberalizmden uzaklaşma eğiliminde olduğu ve birçok ülkede bu gidişe güç veren popüler bir sağ dalganın yükseldiği, bir çok iktisatçı tarafından dile getiriliyor.
Burada sol açısından kritik soru, geniş kitlelerin yoksullaşması, işsizleşmesi, orta sınıfların proleterleşmesini beraberinde getiren krizin, neden iktidarların değişmesine değil de, daha sağcı ve otoriter eğilimlere yol verdiğidir.
İktisatçı Korkut Boratav kısa ve net bir cevap veriyor bu soruya.
“Krizler iktidarları otomatik olarak değiştirmez; hatta halk sınıflarının örgütsüz, zayıf olduğu, işsizliğin, sefaletin yaygınlaştığı ortamlarda, baskıcı rejimleri güçlendirebilir.”
Buna karşılık, dünyada, özellikle “Batı’da” krizle gelişen tek kitlesel hareketlenmenin, popüler sağın yükselişi olduğunu söylemek doğru olmaz.
2009 sonrası, özellikle mali krizden ağır etkilenen ABD, İngiltere ve İspanya’da, sosyal ve ekonomik adalet, demokratikleşme talepleriyle fırtına gibi esen Occupy-İşgal hareketi, yerleşik düzeni hazırlıksız yakaladı. İzleyen yıllarda o haliyle devam etmemiş olsa da, geride önemli bir fikri ve moral birikim ile kendine has bir örgütlenme pratiği bıraktı. Türkiye’deki Gezi hareketi gibi dünyanın farklı yerlerinde bir çok kitlesel kıpırdanışa ilke ve yöntemleriyle ilham verdi.
“Biz yüzde 99’uz” sloganıyla ortaya çıkan bu sol, yatay taban hareketleri, İspanya ve Yunanistan’da ana akım siyasetin parçası haline gelen Podemos ve Sryza partilerinin öncülü oldu.
ABD’de ana akım siyasete giremese de, siyahlara yönelik polis şiddetine karşı gelişen “Siyah Hayatlar Önemlidir” hareketinden tutun da, Kuzey Dakota’da Standing Rock bölgesinde yaşayan Sioux kabilesinin, bir petrol şirketi ve tüm bir sisteme karşı yaşam alanını koruma mücadelesine kadar, ses getiren ve sonuç alan bir çok mücadelenin zemininde, Occupy hareketinin kolektif hafızaya bıraktığı miras var. İngiltere’de ise geçen yıl ana muhalefet İşçi Partisi’nin örgütlenmesini ve programını radikal bir biçimde dönüştürme potansiyeli taşıyan büyük kitle hareketlenmesi aynı geleneğin izlerini taşıyor.
Katılımcı ve halktan yana siyaset talebi, geçen yıla kadar ana akım siyasette, İşçi Partisi’nin marjinal sol bir milletvekili olarak görülen Jeremy Corbyn’i umulmadık bir kitle desteğiyle ana muhalefet liderliğine taşıdı.
Bu süreçte ortaya çıkan ve Momentum adını alan Corbyn’ci değişim hareketinin, şu anda 20 bin kayıtlı üyesi, 200 bin destekçisi ve Parti Meclisi’nde 6 üyesi var. Bunların hepsi bir yılda oldu.
Önemli bir kısmı daha önce siyasetle uğraşmamış insanlardan oluşan hareket, Şubat’ta ilk kongresini yapmaya hazırlanıyor.
Geçen hafta, hazırlık komitesinde kongrenin nasıl yapılacağı tartışıldı. 20 bin üyenin tüzük ve manifestoyu tartışıp oylayacağı bir sanal kongre isteyen “doğrudan demokrasiciler” ile, delege usulü kongreden yana örgütlü sol üyeler arasında ciddi bir çekişme yaşandı. Sol örgütleri, hareketi ele geçirmeye çalışmakla suçlayanlar oldu. Çok tanıdık değil mi?
Buradan tam olarak nereye varılır, önceden kestirmek kolay değil. Kesin olan şu ki, hiç bir mücadele deneyimi, örgütlenme bilgisi yok olmuyor, yaşandığı yerle sınırlı kalmıyor. Birikiyor, demleniyor, bir ara, başka bir formda, az daha ilerden başlıyor.
Başka türlü ifade etmek gerekirse, Dakotalı Sioux’lar, bir mevzi kazandığında biraz biz de kazanmış sayılıyoruz.