Şıpsevdi, Hüseyin Rahmi Günpınar’ın Romanı.
Şıpsevdi tipi, bizde yalnız roman tipi değil. Aynı zamanda aydın tipi. Bu aydın, şıpsevdinin tekidir. Önüne çıkan her “barış imkanına” anında aşık olur. “Başbakan sert üslubunu yumuşattı, müzakere çok yakın…
Belki yüz defa hayal kırıklığı yaşamıştır. “Bu defa tamam”, dedikten bir dakika sonra, karalar bağlamıştır. Ama o “şıpsevdi” olduğu için uslanmamıştır. “Açlık grevlerinin mutlu sonu hepimize barış, saadet, neşe getirecek” diye saçlarını biryantilemiş, piyasaya çıkmıştır. O, Başbakan’ın Kürt sorununu çözeceğine “inanmak istemektedir”. “İstemektedir” ama, karşısındaki Başbakan onun görüp bildiği bir Başbakan değildir. Bir öyle, bir böyle konuşmaktadır. Tam on bir yıldan beri Şıpsevdi, giderek periyodu daralan sürelerle bir “aşık” olmakta, bir “terk edilmişlik” hali yaşayarak yatak döşek olmaktadır.
Türk aydını neden “şıpsevdi”dir?
Çünkü o, peşpeşe yaşadığı askeri darbelerden yılmıştır. Onun yıldığını anlayan devlet, “şıpsevdi”nin imkanlarını genişletmiştir. Plazalar onlara açılmıştır. Üniversitelerde kürsülere tırmandırılmıştır. “En demokratik” dönemlerde bile akademik dünyanın kapısından giremeyen solcu, darbe tezgahlarından geçmiş olsun olmasın, yılıp tırstıktan sonra kendini akademi dünyasının içinde bulmuştur. Yazar olmuştur. Roman yazmıştır. Ün kazanmıştır. Arada sırada, ne olur ne olmaz diye elbette devlet tarafından pıskırtılmıştır, ürkütülmüştür, azarlanmış, “tedip” edilmiştir.
Ama ne de olsa “aydın”dır. İçinde her şeye rağmen “bir şeyler” kalmıştır. Henüz “aydın” olmanın manevi yücelik sağladığı dönemlerin anıları kafasında uçuşmaktadır. “Sartr Fransa’dır” sözü aklına gelmekte, “şıpsevdi Türkiye’dir” sözünü rüyalarında görmektedir.
O nedenle, Başbakan’ın ağzından çıkacak “müzakere”yi çağrıştıran her harfe tutulmakta, sarılmakta, ardından da derin “ahlar vahlar” içinde dövünmektedir.
Baksanıza şu hale…
Ben “yaş haddi” nedeniyle gazeteden aldığım “bir haftalık izine” çıkarken, açlık grevleri sona ermiş ve memlekette neredeyse bir “müzakere” tsunamisi yaşanmaya başlanmıştı. Şıpsevdiler, “yeni bir süreçten” söz ediyorlardı. Başbakan’ın üslubundaki “yumuşamaya” hayran olmuş, bayılmışlardı. “Vuslat yakın” diyorlardı. Öyle büyük bir heyecana kapılmışlardı ki, günahları kadar sevmedikleri PKK önderini bile, sırf Başbakanı da yanına katarak yüceltmek için, yere göğe sığdıramaz olmuşlardı. “Bu iki aktör diyorlardı, sorunu çözer.”
“Bu iki aktör”den birisinin İmralı’da amansız bir tecrit altında olmasını umursamıyorlardı. Sanki ortada koşulları “eşit” iki aktör varmış gibi konuşup duruyorlardı. O iki aktörden Başbakan olanının, istediği anda İmralı’yı dünyadan izole ettiğini ve daha düne kadar ortalıkta elinde urganla dolaştığını da görmezden geliyorlardı. Açlık grevleri “çok şükür bitmiş ve yeni bir kapı aralanmıştı”. Şıpsevdi, uysal bir kedi gibi bu “aralanan kapıdan”, “dünya evine” girmeye heveskardı…
Ben, yazı başına oturduğum sırada şu oldu. Başbakan “ecdadının at üstünde” gittiği Endülüs taraflarına doğru “sefere” çıkarken konuştu ve şöyle dedi:
“Parlamentoda bu tür, özellikle bazı teröre yönelik konularla ilgili fezlekelerin gelmesi halinde, bu fezlekeleri aramızda değerlendirmek suretiyle alışılmışın dışında bir karar vermeyi düşünüyoruz. Kendisine bölücü terör örgütünün uzantısı sıfatını vererek bu şekilde bir yaklaşım içerisine girenler noktasında da parlamentoda çok daha farklı bir uygulamanın olması gereğine inanıyorum. Şu anda bu şekilde 800’ü aşkın dosya var. Meclise geldiğinde bizler, dokunulmazlık zırhına bürünen bu zevatla ilgili kararımızı, dokunulmazlıklarını kaldırmak suretiyle vereceğiz. Ondan sonrası artık yargıya aittir.”
Şıpsevdi neredeyse bir aşk intiharına kurban gidecek…
Başbakan esip gürlüyor. Dünkü yazısında Cengiz Çandar, dış politikadaki içler acısı durumu özetlerken şöyle yazdı:
“Türkiye, niye bu ‘kayma’yı gösterdi derseniz; birkaç aydır, avazı çıktığı kadar bağırmayı, önüne gelene, Abdullah Gül’den Obama’ya, Roboskî-Uludere’de evladını yitirmiş gariban Kürt vatandaşından ‘Muhteşem Süleyman’ televizyon dizisinin yapımcılarına ve gösterildiği kanalın patronuna kadar ‘ayar vermeyi’ temel siyaseti haline dönüştürmüş bir başbakanı var da onun için; cevabını verebiliriz.”
Başbakan artık alay konusudur.
Şıpsevdi sayıklıyor: “İdamı getirecek, dokunulmazlıkları kaldıracak, herkesi tutuklayacak, İmralı’yla müzakereyi başlatacak, Kürt sorununu çözecek, Kandil’i Avrupa’ya göç ettirecek… Seviyor, sevmiyor, seviyor, sevmiyor…” Her yer yolunmuş papatya…
Kürt halkı ise, bıyık altından gülüyor ve “dene de görelim” diyor…
Şıpsevdi’nin maceraları ve ‘caaart, kaba kağıt!’