Kimler gelip geçti…
Ve sonunda, nöbet Mehmet Altan’a geldi.
"İkinci Cumhuriyet"in çatısını oluşturma çabasının, Kürdistan Devrimi’nin beklenmeyen gelişimiyle harabe olduğunun altını çizerek başlamak istiyorum.
Biliyorum: Kürdistan Devrimi’nin sürekli itirazını öğrenmek istemedi.
Altan‘ın sırrı, Türkiye’de.
O’na göre, Kürdistan Türkiye’nin bir parçası: "Doğu".
Bunu bir süre önce vurguladı:
Mehmet Altan, anti Kürdistan yazdı. Başlığı: Batı’da faşizm, Doğu’da özerklik mi?
İçeriğinden çarpıcı olanını aktarıyorum:
"Kürt siyaseti, görünen o ki Başbakan Erdoğan’ın "diktatörlük" yolundaki ilerlemesinin kendilerine de "özerklik" yolunu açacağına inanıyor ve onun "diktatörlüğünü" çeşitli pazarlıklarla destekliyor".
Altan’ın Kürt Hareketi’yle ilgili tesbitini tartışmak istemiyorum, çünkü, "Kürdistan Devrimi" gibi temel bir stratejiyle tanışmadığından yola çıkıyorum.
Kürdistan Altan için "Doğu" olunca, Kürdistan’ın işgalden kurtulması gibi bir sorunu bulunmuyor ve böylece de haklı olarak, Kürdistan’ı parçası saydığı Türkiye’nin "Doğu"sunda, Türkiye’ye yabancı bir gelişmeye şaşırmış görünüyor.
Tablo’yu tersine okuyorum.
"Sosyalist Kürdistan/Totaliter/Faşist Türkiye" hipotezi, Kürdistan’daki trajediye Türkiye trajedisini eklediği için, tarihsel olgu olarak mümkün görünüyor.
Türkiye’nin aydınlık olduğu dönemlerde, Kürdistan semaları kara bulutlarla örtülmüştü.
Aydınlık bir Kürdistan’da önceki tablonun tersinin olması, diyalektik değil mi?
Süngü geri tepiyor.
Tarihin intikamıdır.
İntikamı alan, sadece Kürt halkı değil. Türk militarizminin kanlı tarihi, Türkiye’yi içten bitirip tüketecek bir sürece girmiş bulunuyor.
Dêrsim’de, Munzur sularına atılan binlerce kadın, çocuk ve yaşlının, günün birinde Türkiye semalarına yükselen ağıtlar olarak duyulacağını bilmemek, bilmediğini bilmemek oluyor.
Önemli: Ankara önlerinde, Zonguldak’dan yola çıkanan direnişçi işçilerin, onları önlemek isteyen ordu güçlerine: "Asker Botan’a" dediği bir Türkiye’nin devamında yaşıyoruz.
Bundan dolayı da, Bahçeli’den daha tehlikeli duran Erdoğan’ın başında olduğu bir Türkiye’de Kürdistan’ın başını alıp gitmesi ve günün birinde, Totaliter Türkiye’ye rağmen, "Sosyalist Kürdistan"ın yapılanmasını, hiç de hayal ürünü bulmuyorum.
Rojava, bu görüşümün ilk basamaklarını oluşturuyor.
Beşar Esad’a, Türkiye’ye, Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’ye rağmen, "sosyalist adalet ve eşitliğin" temelinin atıldığı "Rojava", Batı dünyasındaki "ilerici ve sosyalist" kamuoyunun sempatiyle izlediği yer oluyor.
Bunları bilmesine rağmen, "Kürt" yazar Ruşen Çakır, Altan’a atfen, şöyle buyuruyor:
"Kürt sorununun kalıcı çözümünün yegâne yolu Türkiye’nin tepeden tırnağa demokratikleşmesidir. "Batı’da faşizm, Doğu’da özerklik" diye özetlenebilecek bir durumun yaşanması söz konusu olamaz".
Bu satırları okuduğumda, ya Çakır Kürdistan’ı hiç görmedi, ya da bildiği bir toprak parçasını, özel bir çabayla Türkiye’ye yamamak istiyor, dedim.
Tarih, Ankara’daki percereden öyle okunabilir; Diyarbekir’dekiler başka bir dil konuşuyorlar.
Tersine olduğunu şöyle örneklemek isterim: Cezayir tepeden tırnağa demokratikleştiğinde, Fransa tepeden tırnağa, (güçlü bir savaş karşıtı blok olmasına rağmen) ırkçılaşmadı mı?
Türkiye’de tekerrür eden de bu değil mi?
İlerici yazarlara, sosyalist bilim adamları, dayanışmacı binlerce sanatçı, entelektüel, işçi ve emekçiye, Türk annelerine rağmen, Türkiye, askerleşen sivil dünyanın pençesine düşmedi mi?
Türkiye’de Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’yi biribirinden ayıran duvar o kadar inceldi ki….
Bu tablo, Kürdistan Hareketi’nin gelişimiyle yakından ilintili.
Kürdistan Halk Hareketi’nin toplumsal gelişiminin yarattığı sosyolojik fenomenle, Türkiye’nin sertleşen toplumsal dokusu biribirini tamamlıyor.
Türkiye’deki sertliği yumuşatacak orijin, Türkiye’deki toplumsal dokudan çıkabilir.
Ya da bu yumuşama, Kürdistan "mutlak koptuğunda" mümkün olabilir.
Böylesi bir yumuşamanın, önce olmasına Türkiye’da "devrim" diyorlar.
O olmayınca da, Mehmet Altan’ın Kürt Hareketi’ne kızgınlığını anlayabiliyorum.
Alışmasını diliyorum: Kürdistan bir başka diyar…
Sıra Mehmet Altan’da
Uzun nefesli bir adam yok mu o diyarlarda?