Yrd. Doç. Dr. Elçin Aktoprak Uzgel, Türkiye’de her iktidarın “kendi makbul devlet ve ulus tanımını” getirdiğini belirtti ve ekledi: “Milliyetçiliğin sıradanlaşması, aslında en tehditkar hali. Bu sıradanlık tam da 1915’ten Maraş’a günlük hayattaki ayrımcı dilin, linçlerin zemini.”

Azınlıklar ve çözüm süreçleri konusunda çok sayıda çalışması bulunan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Elçin Aktoprak Uzgel, Türkiye’deki azınlık sorunu, Kürtler ve çözüm süreci hakkındaki fikirlerini gazetemize anlattı.


Türkiye’de azınlık olarak tanımlananlar Türkiye’nin azınlığı mı yoksa kurucu ögesi midir?

Elbette Türkiye’deki tüm halklar, Türkiye’nin kurucu öğesidir. Ya da şöyle diyelim: Öyle olması gerekir. Lakin Osmanlı’dan cumhuriyete geçerken yükselen Türk milliyetçiliği yeni kurulan devletin sahipliğini üstlenirken, kurucu rolünü de Türklere vermiştir. Kendilerini Türk olarak tanımlamayı kabul edenler bu imtiyazlı konumu paylaşabilirken, en azından görünüşte diğer gruplar bu konumdan dışlanır. Ulus-devletin ve çoğunluk milliyetçiliğinin inşası, yeterliliği, ilerlemeyi ve hatta özgürlüğü ve özgürleşmeyi her zaman hakim grup üzerinden tanımlamıştır. Bu, tanımlamayla kalmaz; asimilasyondan soykırıma kadar geniş bir uygulama yelpazesinde bizzat azınlık grupları bu tanımın fiiliyata geçirilişinin tanık ve mağdurlarıdır. Tam da bu dışlama ve dışlanma pratiği, tüm dünya örneklerinde olduğu gibi Türkiye’de de azınlık kavramını negatif bir imgeyle doldurur. Azınlık olduğunuz için maruz kaldıklarınız, azınlık kavramının kendisini azınlık grubu mensuplarından bile uzaklaştırır çoğu zaman. “Azlık” maalesef “yetersizlik” gibi algılanır ki, bu aslında tam da iktidarın biçtiği, yırtılması gereken bir kılıftır. 


Türkiye’de hangi halkları azınlık statüsünde değerlendirebiliriz. Mesela Kürtler ya da Ermeniler azınlık mı?

Türkiye, Lozan Antlaşması’nın “Azınlıkların Korunması” başlıklı 8. bölümüne dayanarak sadece gayrimüslimleri resmi azınlık olarak tanımlar. Dolayısıyla Ermeniler, bu grup içinde azınlık olarak tanınır ama gayrimüslim olmayan Kürtler için resmi bir azınlık statüsünün tanınması söz konusu değildir.

Elbette Kürtler de zaten kendilerini azınlık olarak görmüyor, bu ülkenin kurucu öğesi olarak görüyor. Ama halen statüleri yok. 

Lakin günümüzde azınlık kavramının, demokrasi tanımının ve azınlık hakları mücadelesinin geldiği noktada uluslararası alanda sadece devletlerin resmi tanımları üzerinden hareket edilemez. Uluslararası hukukta azınlık haklarına ilişkin önemli bildirgeler ve anlaşmalar olsa da, hiçbiri bir azınlık tanımı içermez veya yine hiçbir uluslararası belge bir azınlık grubuna kolektif hak tanımaz. Haklar azınlık grubu mensuplarına bireysel olarak tanınır. Bunlar azınlıklar söz konusu olduğunda uluslararası sistemin hala öncelikli olarak devletin yanında saf tuttuğunun göstergeleridir. 

Öte yandan, özellikle 1990’lardan sonra yaşanan gelişmeler -başta Yugoslavya’nın AB’nin yanı başında dağılmasının etkisiyle- azınlık meselelerinin hukuksal alanda olmasa da siyasal alanda daha net bir şekilde, devletin tanımı dışında tartışmaya açılmasına vesile olmuştur. AB adaylık süreci ve Kürt meselesi bağlamında düşündüğünüzde bu gelişmeyi izleyebilirsiniz. AB, Türkiye’yi Kürtleri azınlık olarak tanımaya zorlamamaktadır; lakin Türkiye’nin bu bağlamdaki hak ihlalleri insan ve azınlık hakları bağlamında değerlendirilmektedir. Buraya kadar bahsettiklerim hukuksal ve siyasal boyuttur. 

Yani Kürtlerin Türkiye’de resmi bir azınlık statüsü yoktur ama bu olmadıkları anlamına gelir mi? Elbette gelmiyor, ki var olduklarını pek çok anlamda kanıtladılar, kanıtlamaya devam ediyorlar. 20 milyonu aşan bir halktan söz ediyoruz.

Azınlıklara ilişkin literatürde kabaca iki grup söz konusudur. Göçmen azınlıklar ve yerleşik azınlıklar. Türkiye’deki azınlıkları da hem bu iki kavram üzerinden hem de Sünni Müslüman olan/olmayan ayrımı üzerinden sayabilirsiniz. 

Göçmen-yerleşik ayrımı üzerinden giderseniz, Ermeniler gibi Kürtler de Anadolu’nun yerleşik halklarıdır ve sosyolojik olarak Türkiye’nin ulusal azınlığıdır. Lakin tam da ilk soruda açıklamaya çalıştığım gibi Kürt hareketinin kendisi azınlık tanımına uzak durarak “kurucu” sıfatını daha çok tercih etmektedir. Bu elbette saygı duyulması gereken bir tercihtir lakin Kürt hareketinin taleplerinin azınlık hakları bağlamında -anadilde eğitim, öz yönetim gibi- olduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Bunlar tabii ki kültürel haklar bağlamında da değerlendirilir, lakin bu haklar “herkese” değil, “belli bir gruba” yönelik haklardır. Benzer durumda olan diğer örneklerde olduğu gibi bugün, özellikle devletler nezdinde olmasa da, Kürtler için “devletsiz ulus” tanımı da kullanılmaktadır. 

Evet bu tanımı Türkiye’deki Kürtler için söyleyebiliriz.

Bu tanım bahsettiğim ikili tanımdaki “azınlık” olarak tanımlanmak istemeyen tüm yerleşik uluslar için geçerlidir; Katalanlar, Basklar, Bretonlar gibi...


Peki daha önce Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan halklarının bize bıraktığı kültürel değerlere yabancı mıyız? 

Yabancıyız ya da şöyle diyelim: Yabancı kılındık. Yaklaşık yüz yıldır bu coğrafyada ulus inşası ve devlet inşası aynı anda işlemekte. Tam, “Kemalist ulus-devlet modelinden sıyrılıyor muyuz” derken AKP’nin aynı süreci bu sefer kendi diliyle devam ettirdiğini görüyoruz. 

Ulus ve devlet inşası yürüten her iktidarın kendi makbul devlet ve ulus tanımı var ve eğer siz bu tanımın içine tam oturmuyorsanız ya zorla sığdırılmaya çalışıyorsunuz ya da madden veya manen dışlanıyorsunuz. İktidarın tanımları rızayı sağladıkça sıradanlaşıyor ama sıradanlaştıkça etkisi azalmıyor. Milliyetçiliğin sıradanlaşması, aslında en tehditkar hali. Bu sıradanlık tam da 1915’ten Maraş’a günlük hayattaki ayrımcı dilin, linçlerin zemini. Bahsettiğiniz yabancılığın nedeni. Kemalist iktidarın ötekileri, AKP’nin ötekileri derken, bu yabancılık hali elbette derinleşiyor ve bunca acı sadece mağdurlar ve failleriyle değil, sessiz tanıklarıyla birlikte çoğalıyor. Bu uçurumu kapatmaya yönelik, en azından farkındalık yaratacak hiçbir isme veya harekete de zaten izin verilmediğini görüyorsunuz ki, bence bunun en somut örneği Hrant Dink cinayetidir. 


Sizce Kürt sorununun çözümünde hangi model daha gerçekçi? IRA mı, ETA mı, başka bir model mi, hangisi?

Öncelikle, “Kürt sorunu” tanımlaması Türkiye’de çok yerleşmiş bir kullanıma sahip olsa da, ben bu tanım yerine “Kürt meselesi” demenin daha doğru olduğunu düşünenlerdenim. İlk tanımın konuyu çok özcü bir yerden aldığını, bir halkı sorun olarak tanımlayan bir içeriği olduğunu düşünüyorum. Bu tanımı kullanan herkesin elbette bu niyete sahip olduğunu söyleyemem, ama öte yandan kullandıkça asıl içeriğinin yerleştiğini de unutmamak gerek. Aynen “bayan” ve “kadın” kullanımında olduğu gibi...

Elbette IRA ve ETA örneklerinden olması/olmaması ve yapılması/yapılmaması gerekenler bağlamında dersler çıkarılabileceğini söyleyebilirim. Tam anlamıyla iki örneğin buradaki bir çözüm sürecine model olması, zaten her zaman olanaksızdı. Bu iki örneğin Kürt meselesiyle benzer yanları olduğu kadar, hatta belki de daha fazla farklılığı mevcut. Lakin çözüm süreçleri her ne kadar her bir örnekte kendine özgü olsa da, aynı zamanda genel bir hattın takibi bakımından diğer örneklerden de beslenmesi gereken süreçler...

Türkiye bu meseleyi çözmek yerine sürekli çözümsüzlük üzerinden yol aldığı için çözülmüyor belki de.

Mesela Kuzey İrlanda örneği öğreticidir. Silah bırakma koşulunun işlevsiz ve zaman kaybettiren bir tercih olduğu IRA örneğinde rahatlıkla gözlemlenebilir. Veya demokratikleşme sürecinin bu tarz meselelerin çözümündeki olumlu etkisi, İspanya’da karşımıza çıkar ama İspanya aynı zamanda nelerin eksik kaldığını göstermek adına da bakılabilecek bir örnektir. 


Türkiye barışa çok mu uzak?

Umarım uzak değildir. Suruç ve Ankara’nın ortak mücadele tarihinde belki de Gezi’den daha önemli momentler olduğunu düşünüyorum. Aşağıdan inşa edilecek alternatif bir barışın habercileriydiler, aslında bence hedef olmaları da bu nedenleydi. Etnik kimlikleri reddetmeyen, halklar arası ve sınıf temelli bir ortak mücadelenin, yan yana durabilmenin, “Senin canın yandığında benim de yanıyor” demenin bir göstergesiydiler. Her ikisi de aslında yıllarca alanlarda atılan bir sloganın altını 21. yüzyılda doldurdu: Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz dediler ve bunu da yine şiddetsiz, alternatif bir mücadele yöntemiyle yeniden kurdular. Ve ne yazık ki bombalamalar da bu sloganı doğruladı. 


Yani diyorsunuz ki, bombanın hedefi ortak geleceğimizdi...

Elbette. Eğer birlikte bir ortak gelecek tahayyülümüz varsa, bu geleceğin sağlam inşa edilmesinin en önemli adımı yukarıdan değil, aşağıdan inşa edilen bu dildir. Maalesef bu dili kana boyadılar ama susturmalarına olanak tanımamak gerekir. Kesinlikle susturamayacaklar da. Önemli olan seçimler ve alınan oyun azlığı veya çokluğu değildir.

 Bizi barışın çok uzağına atan son birkaç aydır yaşanan sürecin barışa en yakın duraklar olarak da okuyabiliriz bu iki olayı ve ikisini de bombalar üzerinden yaratılmak istenen korku iklimini yıkmanın aracı haline getirebiliriz. Belki de hepsinden önce, tüm bu süreçte hayatını kaybeden herkes için bir borç olarak bu yönde çabalamalıyız. 

Barışa yaklaşmak için de alternatif barış modelleri üzerine kafa yormalıyız. Biten çözüm sürecinde yukarıda olan biten hiçbir zaman aşağıda, halkları birleştirmeye dönük olmadı. Bu yönde atılan önemli bir adım HDP oldu ve bunun da iktidar nezdinde yarattığı kaygı zaten deneyimlendi. Büyük ihtimalle şimdi yeniden bir süreç başlatılacak, diyalog değil daha fazla monolog üzerinden gidilecek. Bu noktada barış isteyen tüm kesimlerin alternatif barış dilini inatla sürdürmesi, eleştirel ve yaratıcı modeller düşünmesi gerekli ki gerçekten ilerde kalıcı bir barıştan bahsedelim. 


Kürt sorunuyla ilgili şimdi iktidar, muhataplık meselesini tartıştırıyor. Bundan sonra aşiretlerin, dini kanaat önderlerinin ve sivil toplum kuruluşlarının muhatap alınacağını söylüyorlar. Ne düşünüyorsunuz?

Sivil toplumu barış süreçlerinin içine katmak elbette günümüzde karşılığı olan bir politika. Daha önce de belirttiğim gibi, süreci sadece üst kadrolar arasında götürmek zaten sağlıklı değildi; ama sadece aşağıdan da götüremezsiniz. İkisi paralel işlemeli ki, şu an yaşadığımız gibi üst taraf çökünce aşağıda zaten var olan uçurum iyice açılmasın. 

Dolayısıyla sivil toplum elbette muhatap olsun ama hangi seviyede? Sonuçta iki silahlı tarafın olduğu her örnekte bu taraflar asıl süreci götürür; diğer seviyelerde de destekleyici politikalar üretilir. Mesela dini bir kanaat önderini belki yerel seviyede bir uzlaşma bağlamında kullanabilirsiniz ama seküler talepleri olan bir hareketle yürütülen müzakerede sorunu dini kanaat önderleriyle çözemezsiniz.

Kesinlikle bu çözüm değil çözümsüzlükte ısrar etmektir.

Osmanlı, millet sistemi üzerinden şekillenen ve “biz”i İslam üzerinden tanımlayan bir devlet. AKP de sürekli Osmanlı’ya atıfla sorunu çözmeye çalışıyor ama zaman ve koşullar dışında Osmanlı’dan bir önemli farkı daha var: AKP Osmanlı’ya atıfla ama Osmanlı‘da olmayan bir dinsel milliyetçilik yürütüyor. Yani kendi makbul milletini İslam kardeşliği üzerinden tanımlıyor ama bu bir ümmet de değil sonuçta. Temmuz’dan beri milliyetçi damarın nasıl öne çıktığını görebiliyoruz. Lakin aşiretleri, dini önderleri işe katmak, bu politikanın devam ettirileceğinin göstergesi. Dolayısıyla en azından şimdilik sürece katılacak sivil toplumun da “AKP’nin sivil toplumu” olacağını söyleyebiliriz. Bu uzaktan ne hoş, yakından sağlıksız bir süreç demek yeniden. 


Kadınsız barış olmaz


Kadınların politik mücadelede özne olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Erkeklerin dünyasında bu durum nasıl karşılık buluyor?

Bana sorarsanız dünyadaki en devrimci hareket, kadın hareketi. Bardağın hala yarısından fazlası boş maalesef ama kısa zamanda kat ettiğimiz yolu düşünürseniz durum geleceğe umutla bakmak için bir zemin sunuyor. Erkek egemen iktidar alanlarını içerden ve dışardan dönüştürebilecek bir akıla, giderek gelişen deneyimler ekleniyor. Dünyanın pek çok bölgesinde kadınlar, farklı mücadele zeminlerinde artık kurucu bir rol üstlenmeye yöneliyor. Türkiye bağlamında ve çözüm süreci özelinde de bunun son derece önemli olduğunu görüyoruz. Kürt kadın hareketi kısa zamanda çok mesafe kat eden deneyimlerden biri ve dönüştürücü etkisini toplumsal yapıda hissettirmeye başladı.

Evet, özellikle Rojava ve Kobanê, kadınların mücadelesiyle taçlandı. Bu dinamizm Türkiye ve bölge çapında diğer kadın hareketleriyle işbirliğine gittikçe dönüştürücü etkisi de artacaktır. Vamık Volkan’ın önemli bir tespiti vardı: “Toplumsal cinsiyet eşitliği her çözüm sürecinin temellerinden biridir” diyordu sanırım bir yazısında. Eğer bir barıştan, barışı alternatif bir dille aşağıdan kurmaktan bahsedeceksek, kadınların bu mücadelenin en temel öznesi olması kaçınılmaz. Çünkü barış kültürü aile içinden, grup içi cinsiyet eşitsizliğinden, patriarka ve kapitalizm ilişkisinden muaf değil.


Elçin Aktoprak Uzgel kimdir?

Yrd. Doç. Dr. Elçin Aktoprak Uzgel, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi.

Makaleleri çok sayıda gazete ve dergide yayımlanan Uzgel’in “Devletler ve Ulusları: Batı Avrupa’da Milliyetçilik ve Ulusal Azınlık Sorunları” isimli kitabının yanı sıra, “Immanuel Wallerstein: Sosyal Bilimlere Yeniden Bakmak”, “Devlet ‘Baba’ ve ‘Hayırsız Evlat’ Kürtler”,” Kürt Açılımında Model Arayışları: Kuzey İrlanda ve Bask Örnekleri”, “Bir ‘Kurucu Öteki’ Olarak Türkiye’de Gayrimüslimler”, “Ulus-Devletin Dönüşümünde İspanya Modeli ve Katalonya Örneği” gibi çok sayıda makalesi bulunuyor.


CENNET BİLEK/ANKARA