Nurcan Baysal T24 İnternet sitesindeki yazısında, Lice’nin Mehle Köyünde katledilen Mehmet Şirin Kocakaya’nın ablasından dinlediklerini naklediyordu:

“Askerler, günlerdir buradaydı. Bizden ekmek, su, yemek istiyorlardı. Onlara su verdik, çay verdik, yemek verdik. Onlar ise bizi öldürdüler. Allah, hakkımızı bırakmasın."

Kimileriniz, “kurtlar, çakallar bile yiyecek veren eli, kolu ısırmıyor, su içiren canı almıyor ve yedikleri, içtikleri kaba pislemiyor" düşüncesiyle, kardeşi katledilmiş kadının söylediklerini abartı kabul edebilirsiniz. “Bir insan bunu yapmaz" diyebilirsiniz.

Bu düşünce insaca bakmanın erdemidir. Ama ne yapacaksınız ki, burası Türk-İslam devleti. Burada önce, insan insanlıktan çıkarılıp yürekler çoraklaştırılıyor; duygular vahşetin rüzgarına tutularak “puç” ediliyordu.

Burası hırsızların, talancılar, yalancıların alanı, katillerin diyarıdır. Türk askerlerinin yeyip içtikten sonra, yedirenleri katlettikleri de tarihi gerçektir.

Kürdistan’ın 1920 ile 1940 süreci, benzer sahnelerle doludur. Yeyip içmeden sonraki hamle tecavüze yeltenme, cinayettir Türk tarihinin başlangıcı…

Bugün, Şırnak’ta Türk devletinin kale bekçiliğini yapan Tatar (Tatari) ailesine sorun, onlar size, Türk tarihine “Sason İsyanı“ adıyla geçen kırımın sebebini anlatacaklardır. 

Yanmış, yıkılmış, insanlığı bitmiş bir toplumun ruh hali, kir içinde. Böyle bir dünyada, katilin yediği kaba pislediğini, yemekten kalkıp ev sahibini katlettiğini abartılı bulmak onu bilmemek, tanımamaktır.

1990-2000 yılları arasında, “faili meçhul" örtüsü altında işlenmiş 17 bin 500 cinayetin katili dolanıyor, ortalıkta. Çoğu, parası alındıktan, yemeği yedikten sonra katledilmiş…

Katillerden, “büyük Türk büyüğü" bir “elit" yaratıldı. Anlı, şanlı, eli kanlı valiler, bakanlar…

Bizler, hiç bir zaman olmamış adalet diye bir zuhuratın, ininden çıkıp “Türk eliti“nin yakasından tutmasını beklerken, onlar, toplumun “medarı iftiharı kişilikler" olarak, lüks donanımlı kara arabaların arka koltuklarına gömülerek, caddelerden salına salına geçerken, sadece baka kaldık.

Devir-devran hep onlarındı. Yeniler, kullandıkları katilleri “destan yazdılar" diye yüceltiyor, katilleri kutsama törenlerine katılıyor, muhtemel Kürt katillere dokunulmazlık zırhı giydiriliyolardı.

Ve burası böyleydi. Sevgiliye, katledilmiş Kürdün kulak, burun kakırdağından kolyelerin armağan edildiği “insanlar" diyarıydı. Hırsızlar hayırsever, katiller vatanperverdi. “Kindar bir nesil yetiştireceğiz" diyen adamın Cumhurbaşkanı seçildiği bir diyar.

Maaşıyla dünyanın en büyük ticari deniz filosuna sahip Başbakan, “İstiklal savaşı veriyoruz" diyerek Kürt kırımını kutsuyordu.

Oysa Kürt, bir yerden gelmiş göçmen değil, ülkesinin yerlisiydi. Ülkelerine el konulmuş, yaşama hakları, dünyaya bakış özgürlükleri ellerinden alınmış, ana yurtlarında “esir ile köle arası" statüde nefeslenen bir halktı.

Türklere fazlalık gelen, bir tek ferdinin zararına olan hiç bir şey istemediler. Sadece ve yalnızca insan olduklarının hatırda tutulup, doğumla sahip oldukları hak ile özgürlüklerine saygı gösterilmesini istediler. Bu istekleri yüzünden teröristtiler, onlar. 

Bodrumlarda kıstırılıp diri diri yakılıyor, şehirleri tanka topa tutularak yıkılıyor, yaşama hakları çalınarak aylar boyu ev hapsinde tutuluyor, Mehmet Şirin Kocakaya gibi postal darbeleri altında kemikleri kırılarak öldürülüyor, IŞİD benzeri kiralık katiller eliyle topluca yakılmak isteniyorlardı…

Terör devleti halleriydi, bu. Terör devletine has bir tutumla, direnen Kürt liderleri hedef alan tuzaklar, suikastlere başlıyorlardı. Bu yeni bir haydutluk dönemiydi.

Günler boyu, Kürdistan’ın efsanevi komutanlarından Bahoz Erdal’ı vurma korsanlığıyla övünmüş, sevinç çığlıkları atmış, ancak yalanları çıkmazda kalmıştı. Bunun üzerine, çeteciliğin başka örneklerini övünme konusu yaptılar.

Oysa, farkında değiler, ama bu çok tehlikeli bir oyun. Çünkü, “sırça (cam) köşkte oturanlar, başkasının evine taş atma riskine katlanamaz" diye bir söz vardı. Türk devleti, camdan bir köşkü andırıyordu. Her yanı kırılgan. Kimi, nereyi beton korugana alacaklar?

Kürtler, her yerde. Çeteci suikaste başlayanlar ise tepeye kurulu cam köşk gibi açıkta. Türk kesimi de bir yana, Kürdistan kurumları ve yönetici kadrolarıyla dolu. Yerli işbirlikçilerin yanında, seçilmişi ve atanmışıyla Türk savaş şefleri Kürdistan’da “çıraz-vıraz" halde…

Misilleme, yani Kürt tarafının karşılık verme hakkını kullanması halinde, bunları kim ve nasıl koruyacak?

Yediği kaba pisleyen, ekmek veren eli diz çöküp öpeceğine ısıranlar, çeteciliğin bu aşaması için, hesaplarını muhkem ve düzgünce yapmak zorundalar.

Misilleme başladığında miting düzenlemeleri bir yana, yere ayak basmaları da mümkün olmayabilir. Belediyelere el koyma zorbalarından sonra, Kürtler zaten “ya biz, ya da onlar" diyorlar…