Bugün kısa kısa anekdotlarla daldan dala geçeceğim:

Göğün ulu katlarında, apak bulutlar kaynıyor. Havada kar soğuğu…
 Agirî ve Sipan û Xelat’ın doruklarını sis tutmuş, eteklerinde kar kokusu…
Yüksekova sabahlarında, çayır-çimen çiğ salkımı, sabah güneşi altında elmas, yakut, zîv û zêr ışıltılı…
Efsanevi Cudi ve Herekol dağından, güney düzlüklerine, gece ayazında ten ürperten soğuk esintiler akıyor.
Türk İslamo Faşizmi tarafından soygun ve talana uğradıktan sonra yıkılmış, molozu, tozu da kamyonlara yüklenip "geli" ve "mesil"lere taşınmış, dümdüz edilmiş Şırnak şehrinin, Cizre, Nusaybin ve Yüksekova’nın insanları, kırağı yağışlı ayaz gecelerde bez çadırlar, "pel û çilo"dan yapılma çardaklarda titreşerek sabaha çıkıyor.
Onlar, Türk İslamo-Faşizmin sillesiyle yaralı bir halkın insanlarıydı.
Şehirlerin kıyısında tutunmaya çalışıyor, para bulduklarında yaptıkları alış-veriş ile Türk devletine vergi vermeye devam ediyorlardı. Türk devleti ise onardan kazandığı ile "insanlığa iyilik" adına Araplar ev, şehir inşa ediyordu…
Dağ yamaçlarının sığıntı çocukları, gün boyu sayıklarcasına "nan" (ekmek), gecenin ayazı çöktüğünde ise, iniltili avazlarıyla "dayê sar e" (anne soğuk) diye sızlanıyorlardı.
Onlar açlıktan ve üşümekten qurum qurçum buruşmuş yüzleriyle, ağlamaklı bize bakarken, Türk medyası, kolayından "insanlık havarisi" kesilerek Halep’te acı çeken Arap çocularından enstantaneler sunuyorlardı bize. Babasına askerlik yaptırdığı, kazancından vergi aldığı çocuklar, Türklere ay mesafesinden daha uzaktı.
Evini, yuvasını, şehrini, oynadığı sokakları kaybetmiş, kendi yurdunda sürgün olmuş, aç, perişan kalmış çocukları görmüyorlardı.
Onlar, Ceylan kız gibi roketle havaya uçurulmayı, diri diri yakılmayı bekleyen düşmandı.
Ve anne, açlığını hıçkıran evladına çaresizin cevabıyla iç çekiyor, "gori derguşa min, ez heyronê negirî, ciğera min" diye kekeliyordu.
***
Beton kafese kapatılmış yaralı aslanı andıran Ahmet ve Mehmet Altan kardeşlerin babaları, "Türklerden birinin tepesi attı mı, üç-beş kişiyi asacaksın, bak nasıl süt liman olur ortalık diye celalleniyor" diyordu.
Bu kelleci kesim, bir kere daha layığını buldu. İslamo Faşo, asmıyor ama asmaktan beter ediyor, insanları.
TC tarihi boyunca, Kürtlere uyguladıkları "rehine" rejimini birbirine de tatbike başladılar. Peşine düştükleri adamı yakalayamayınca eşini, evladı, kardeşini rehin alıyorlar. Oğlu yoksa annesi, babasını…
Yalnız Faşizmde görülen bir uygulamayla her tülü mala, servete el konuyor, aradıklarını ele geçiremeyince, yakınlarını rehin alıyor, sülale boyu ceza kesiliyor.
Faşizmin terör dalgasını seyreden Kürtler olanlara seviniyor, "size de sıra gelir demiştik" diye mırıldanıyorlar.
***
Kürtlerin söylemiyle "yedi Müslüman, iki Hıristiyan aşkı adına" söyleyin, Kürtler ne yaptı, bu Türk milletine? Diyelim kuzeylileri el konulmuş, çalınmış insanlıklarının davasını sürdüler, ya Rojavalılar? Onlar hangi Türk’ün tavuğunun yoluna çıktı da, Recep "terörist" diye diye kurt gibi dişlerini çek çak ediyor?
Biraz vicdan be!...
***
Yer yüzü tarihi, Türk İslamo Faşizminden bir "icat" daha öğrendi.
Türk televizyonları aralıklarla anons yapıyorlardı:
"Diyarbakır’ın 9 köyünde sokağa çıkma yasağı ilan edildi."
 Kediler, köpekler, keçi ve eşeklere ev, gom ve ahır cezası, dünyada bir ilkti.
***
Faşizmin eseridir teklik. Tek şef ve tek ses. Şef konuşur, kalabalık dinler ve öğüt doğrultusunda güdülür…
Tekliğin dayanılmaz sefaletini bulmak için aydınlar, yazarlar tutuklanıyor, televizyonlar, radyo ve gazeteler kapatılıyordu.
Bu satırları yazarken, kaç Euroluk rüşvet karşılığında bilinmez, Kürtlerin Türkçe yayın yapan televizyon kanalı Med Nuçe ekranı da karartılmıştı.
Faşizm budur, işte. Tek lider ve tek ses…