
Komalên Jinên Kurdistan (KJK) Koordinasyonu, 8 Mart öncesi yayınladığı bir bildirgeyle faşizme, erkek ve devlet terörüne ve Öcalan üzerinde süren tecrite karşı en üst seviyede direnişe, katledilen kadınların intikamını almak ve savaş suçlularının yargılanması için tüm yapıları ortak devrimci cephe etrafında örgütlenmeye çağırmıştı.
KJK Koordinasyonu Üyesi Besê Erzîncan’a 8 Mart ile başlayan sürece nasıl yaklaştıklarını sorduk.
Dünya kadınları bir 8 Mart’ı daha mücadeleyle karşıladı. Bu yılki 8 Mart ne anlam ifade ediyor? 8 Mart bildirgesi yayınladınız, bunu nasıl okumak gerekir?
Kadınların özgürlük mücadelesi aynı zamanda tüm toplumsal mücadelelerin özünü de kapsıyor. İnsanlığın özgürlük tarihinde kadın izinin olmadığı hiçbir örnek yoktur. Bu bakımdan özgürlük mücadelesinin atar damarıdır, kadın. Her özgürlük, eşitlik, adalet savaşımında bunu görmek mümkün.
2016 8 Mart’ı ve yayımladığımız bildirge, kapitalist modernitenin yarattığı ulus devlet modelinin maneviyattan uzak, tüketici, bireyci, milliyetçi, cinsiyetçi, dinci anlayışlar ile bezenmiş yaşam düzenine bir karşı koyuşu, kadınların özgürleşmesini ve Kürt halkının statüko kazanmasını içeriyor.
Kadınların özgürlük arayışı, insanlığın günümüzde yaşadığı kriz, kaos, bunalımdan dolayı daha fazla artmıştır. Bu yönüyle kadınlar iki yüzyıldır yürüttükleri mücadeleler sonucunda ideolojik, örgütsel, eylemsel yaşamın her alanına dair önemli tecrübelere, birikime sahip oldular. Bu kadınlar açısından önemli bir avantaj.
Bu yılki 8 Mart’ı ve dönem mücadelemizi, stratejimizi ifadelendirdiğimiz bildirgeye de bakıldığında Kürt kadınları başta olmak üzere Ortadoğu ve dünya kadınları açısından önümüzdeki dönemin daha farklı gelişebileceği öngörülebilir. Bugün dünyada özgürlük mücadelesi yürüten tüm kadınlar ortak dayanışmaya ve ortak ruhu etrafında birleşmeye daha fazla meyilliler. Erkek egemen sistem kadını daha liberal, bireysel özgürlük anlayışı ile daha da derinlikli bir köleleşme içinde tutmaya çalışırken, kadınlar geliştirilen politikaların ve buna karşılık birleşik mücadelenin öneminin daha fazla farkında. Bu açıdan önümüzdeki yılların kadın özgürlük mücadelesi ile daha da aydınlanacağını, insanlık açısından hayli umut verici ve yol açıcı olacağını düşünüyorum.
Kadın özgürlük mücadeleleri, feminizm, anarşizm, ekoloji, sosyal mücadeleler etrafında daha da kenetlenerek güçlü bir kadın muhalefetini oluşturacak. Böylelikle hem kadın olmaktan kaynaklı tarihsel sorunlarımıza daha güçlü eğilebileceğiz ama hem de toplumsal yaşamda krize yol açan tüm boyutlar üzerinden bir çözümün merkezi olarak işlev kazanacağız.
8 Mart 2016 sonrası, kadınların mutlak özgürlük anlayışına ulaşabilmelerinde kritik bir yıl olacak. Kadınlar önümüzdeki mücadele yıllarında kadın rengi ile güçlü ve iddialı bir katılım sergileyecek, buna inanıyorum. KJK olarak hazırladığımız 8 Mart bildirgesi de, aslında bunu içermektedir. Kürt kadınları olarak bu bildirgeyi bir bütün olarak döneme nasıl yaklaştığımızı ve hangi strateji ve taktiklerle mücadele edeceğimizin bir göstergesi olarak kamuoyuna duyurmak istedik. Bu aynı zamanda tüm kadınlara ortak mücadele çağrısı olarak da ele alınabilmelidir.
Kadın özgürlüğü paradigmasına Kürt Halk Önderi Öcalan’ın katkısı büyük. Siz de onun özgürlüğünün önemini, “Önderliğimizin özgürlüğü kadının özgürlüğü” sloganıyla açıklıyordunuz. Şu andaki durum ne?
Bu bizim için her zaman hayati bir konu ve mücadele konseptimizin stratejik yanı. Önderliğimiz, kadınların özgürleşmesi çalışmalarına hep stratejik yaklaşmıştır. İdeolojik, teorik, pratik öncülüğü sürekli söz konusu olmuştur. Kadınların, özgürlük çizgisinde kadrolaşmasında, militanlaşmasında ve öncü konumuna gelebilmesinde çok özel çalışmaları, erkek egemen anlayışlara karşı mücadelesi söz konusu olmuştur. Hiçbir devrim önderinin yapamadığı kadar kadın devriminin oluşması için çalışmalar yapmıştır. Erkeğin kadına nasıl yaklaşması gerektiğini, kendi şahsında sürekli pratikleştirerek göstermiştir. Kürdistan’da özgür kadınların ve erkeklerin gelişmesi, Önderliğimizin deyimi ile destansıdır.
Dolayısıyla özgürlük isteyen tüm kadınların, Önderliğimizin yaşam anlayışının güçlü anlaşılması ve uygulanması çerçevesinde bir mücadele geliştirmesi hayatidir. Önderliğimizin özgürleşmesi, bizim özgür yaşam felsefesini kişiliğimizde oturtmamızla, bu temelde yaşamın her alanına katılmamızla mümkün olabilir. Özgür yaşam inşası, toplumsallaşması gelişmeden Önderliğin özgürlüğü mücadelesini güçlü geliştiremeyiz. Bu açıdan önderliğimizin özgürlüğü için güçlü bir mücadele yürütme hedefindeyiz. Bunu bütün eylemselliklerimizin, inşa çalışmalarımızın temel ekseni olarak ele alıyoruz. Bize düşen mücadele etmektir.
AKP bu dönemde kadın üzerinde tahakküm kurma çabasını sürdürdü; hazırladığı yasalarla da kadınları iş hayatından koparmaya çalışıyor. Hatta “Çocuk yapmak vatani bir görevdir” gibi sözlerle kadını militarizmin ve sermayenin bir aracı konumuna düşürmek istiyorlar. Sizce nedir bu politikaların amacı?
AKP iktidarı, kendini kadının köleleştirilmesi üzerinden tasarlamış bir iktidardır. Özünde kadının köleleştirilmesi üzerinden bir siyaset ve politikayı benimseyerek ve bunu topluma kabul ettirerek ilerlemek istiyor. En fazla da kadın politikalarında DAİŞ ile örtüşüyor.
Bugün insanlık DAİŞ terörünü değerlendirirken en fazla da kadına yönelik uygulamalarından büyük bir rahatsızlık ve öfke duyuyor. Türkiye, DAİŞ’in uygulamalarından rahatsız olmayan ender ülkelerden biridir.
Kadın özgürlük mücadelesi toplumsal düzlemde geliştikçe, erkek faşizmi AKP şahsında kadın köleleşmesini, kadına yönelik şiddeti sistematik olarak dayatıyor. Kapitalist modernitenin etkin bir uygulayıcısı olarak çok yönlü projeler etrafında çalışmalar yapıyor, kadın bedenini ve ruhunu tamamıyla işgal altında tutmak istiyor; bununla, daha güçlü gelişebilecek kadın muhalefetini pasifize etmek istiyor. Etkili kadın muhalefetinden ciddi korku duyuyor; bu nedenle çok yönlü saldırılar gerçekleştiriyor.
AKP’nin uygulamalarını sadece “Kadına muhafazakar politikalar uyguluyor” biçiminde değerlendirmek, AKP’nin kendisini maskelemesine yol açar. Hatta kendini masum bile göstermek isteyebilir.
Türk Başbakanı’nın kadın için belirttiği “vatani görev”, kadının mevcut iktidara sonsuz, sınırsız köle yetiştirme zorunluluğunu içeriyor. Kapitalizmin sömürü mekanizmalarını işletmesi için daha çok köleye, ucuz işçiye, düşünmeyen insana ihtiyacı var. Kadınlara, “Siz dünyevi işlerle fazla uğraşmayın, fazla düşünmeyin, biz sizin yerinize düşünürüz. Yaşamı sizin yerine kurgularız. Sizi bir meta haline getiririz. Yola gelmeyenlere karşı da şiddet araçları ve mekanizmalarını kullanırız. Sen bir insan değilsin, bir çocuk doğurma makinesisin” deniyor. Böyle bir kadın modeli topluma sunuluyor. Hitlervari düşünce ve anlayışın çok somutlaşmış bir formülü, şuursuzca sarf edilmiş bu tür cümlelerde yatıyor.
AKP kadın politikası, özgür kadına düşman bir minvalde ilerliyor. Düşünmeyen, sorgulamayan, eleştirmeyen, evine kapanan kadın modeli, en fazla AKP iktidarı boyunca sergilendi. Kadınların tek sorunu başörtüsüymüş gibi sürekli gündemi buna kilitledi. Bununla amaçlanan, kadının sarılıp sarmalanarak erkeğin önüne bir paket olarak sunulması, ritüellerin toplumun hafızasına kaydedilmesi ve bunun kodlanmasıdır. Kadın köleliği derinliğine toplumsal kodlara dönüştürülüyor. Burada yandaş medya çok sistematik ve bilinçli çalışıyor. TV kanallarındaki evlendirme programları, giyim, yemek programları... Bunların hepsi stratejik olarak planlanan uygulamalardır. Ortak bir planlama dahilinde toplumun, kadınların beyni yıkanıyor. Dine de bu denli istismarcı, sahte ve ikiyüzlü yaklaşan bir iktidar olabileceğini hiç düşünmüyorum.
Sorun “muhafazakar politika”, “ev kadınlığı rolü” gibi tanımlamaları çoktan aşmış boyutlardadır. Cumhuriyet tarihi boyunca kadına bu kadar kirli ve çirkin yaklaşan, kadını bu denli araçsallaştıran bir iktidar olmamıştır. AKP, sistematik ve planlı bir kadın düşmanlığı politikası yürütmüştür. Kadınların en fazla katledildiği dönem AKP iktidarı dönemidir.
AKP’nin kadınların özgürlük mücadelesine de özel olarak eğildiği görülüyor. İşte savaşta da kadın bedenlerini kullanmaya çalışıyor...
Anlatmak istediğim yan biraz da bu. Kürt kadınları öncülüğünde gelişen özgürlük mücadelesine büyük bir tepki var ve kapsamlı özel savaş planlamaları ile bunun önü alınmak isteniyor.
Kadınlara karşı uygulanan faşist özel savaş uygulamaları kapalı kapılar ardında son derece gizlilikle yürütülür. Aralarında bazı farklılıklar olsa da beyaz, siyah, yeşil faşizmin en fazla birleştiği nokta, kadının özgürleşmesinin engellenmesi noktasındadır. Bunun tarihte örnekleri çoktur.
Öz yönetim ilanlarında şehit edilen kadınlar, analar, yoldaşlar bunun en somut örneğini oluşturuyor. Direniş mevzilerindeki kadınlara DAİŞ yöntemleriyle yaklaşılıyor. Kürt halkı, Türk devleti ve iktidar güçleri tarafından “karılaştırılmak” isteniyor. Bu politikayı ne kadınlar ne de halklarımız kabul eder. Karılaştırma, kişiliksizleştirme, kimliksizleştirme ve sürekli tecavüz altında tutulma anlamına gelir. Bunu da kimse, hele hele özgürlük bilinci ve iradesi ile donanmış kadınlar ve halklar hiçbir biçimde kabul etmez. Çıplak bedeni teşhir etme de esasında böyle bir anlayışın en somut ifadesi olarak değerlendirilebilir. Bu tarz uygulamalar daha fazla öfkeye yol açmıştır. Örgütlü mücadele güçleri oldukça devletin bu tarz uygulamaları özgürlük mücadelelerini daha keskinleştirmek ve radikalleştirmekten başka hiçbir duruma yol açmaz. Bu uygulamalar, özgürlük mücadelesine daha fazla kadınının katılımı ile karşılık bulmuştur.
Kadınların direnişe katılımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir artış da gözlendi bu yıl boyunca...
Öz yönetim, zaten bir kadın sistemidir aslında. Kısaca ifadelendirilecek olursa kadının öz irade, bilinci ile gelişmesi ve kendi etrafında bu yönlü bir toplumsallaştırmayı geliştirmesi, Ortadoğu halklarına da en uygun olanıdır. Bu, güncel mücadele argümanlarına kavuştuğunda, kadın direnişinin de güçlü olduğu görülüyor. Kobanê, Şengal ve Kuzey Kürdistan’da öz yönetim direnişlerine damgasını vuran da bu tarihsel hakikattir. Bütün Kürdistan parçalarında bir mücadele stratejisi ve taktikleri güçlü geliştirilip pratikleştirildiğinde başarılarımızı daha da arttıracağımız kesindir. Zaten bunu yürütmenin gayreti içerisindeyiz.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, geçen yıl kadınlara gönderdiği 8 Mart mesajında “Kadın cinayetlerinden tutalım da kadın sünneti, tecavüz ve benzeri hepsine karşı mücadele veren bir sözleşme olmalı” demişti. Bunu kadın hukuku olarak da değerlendirmek mümkün. Bu kapsamda bir çalışmanız var mı?
Kadın anayasası ve kadın hukukunun geliştirilmesi ve yaşamsallaştırılması çalışmaları, kadın hareketi tarihimizde “kadının toplumsal sözleşmesi” olarak çeşitli zamanlarda gündeme konulmuştu. Buna ilişkin çalışmalarımız var. Çalışmalarımızın daha bütünlüklü ve çözüme kilitlenmiş bir tarzda olmasına ihtiyaç var. Önderliğimizin bahsettiği kadının toplumsal düzlemde yaşadığı sorunlara ilişkin çalışmalarımız da çeşitli alanlar bazında var.
Yeniden inşa bazında yapılacak çalışmaların en başında kadının yaşam içindeki statüsünün güçlü geliştirilmesi geliyor. Kadın özgürlük zihniyetinin akademiler etrafında güçlü geliştirilmesi ve kadının yaşadığı her soruna ilişkin bir çalışma, örgütlenme gerekir. Buna ilişkin çalışmalar var. Ancak daha da geliştirilip derinleştirilmesi gerekir. Kürt Kadın Hareketi olarak toplumsal sorunların hepsine birden cevap verme görevimiz var. Hem halk hem de kadın olarak bize imha, inkar, soykırım politikaları ile geliniyor. Tüm bunlara bütünlüklü yaklaşmak ve çözüm geliştirmek durumundayız. Buna ilişkin tüm Kürdistan’da diğer halklardan kadınlarla yürüttüğümüz çalışmalar ve ortaklaşmalar söz konusu. Kadının toplum içinde yaşadığı sorunları güçlü inşa çalışmaları temelinde çözebiliriz.
Rojava’da Suriyeli Kadınlar Konferansı yapıldı. Kısa zamanda Suriye’deki bütün kadınlara hitap edecek bir çatı örgütlenmesine gidilmesi hedefi var. Bu adımı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Rojava Devrimi’yle demokratik, özgür, eşitlikçi bir yaşamın tohumları atılıyor. Demokratik ulus ve boyutları, kadın öncülüğünde inşa edilecektir. Öncelikle Suriye’nin çok kültürlü yapısına uygun, burada yaşayan halklardan, mezheplerden kadınların demokratik ulus perspektifiyle ortak bir çatı örgütü geliştirmesi, çok tarihi bir adımdır. Suriyeli Kadınlar Konferansı, buradaki kararlaşmalar, gelecekte oluşacak Suriye toplumunun bir ön modeli olabilir. Suriyeli kadınların birliği ve dayanışma halinde çalışmaları, özgür Suriye’nin geliştirilmesinde, dolayısıyla tüm Ortadoğu’nun demokratik ulus çerçevesinde gelişmesinde bir model olarak yaşam bulacaktır.
Ortadoğu’daki mevcut ulus-devlet modelleri, halkları, mezhepleri, cinsleri birbirine karşı kışkırttı, toplumu parçaladı. Coğrafi sınırlara bile bakıldığında ne denli acımasızca ve cetvelle çizildiği görülmektedir. Rojava’daki demokratik ulus yaratma çalışmalarımız Ortadoğu halklarının, kadınlarının birlikte eşit ve özgürce, birbirine saygılı bir şekilde yaşayabilmesinin modeli olacaktır. Dolayısıyla da Suriyeli kadınların bir çatı örgütte böylesi buluşmaları tarihidir ve örnek bir gelişmeye tekabül etmektedir.
Peki, son olarak önümüzdeki mücadele yılına ilişkin ne söylemek istersiniz?
Önümüzdeki mücadele yılları çok çetin olacak. Bunun için Türkiye’de yaşayan, özgürlük isteyen tüm kadınların daha da hazırlıklı olması gerekiyor. Özgürlük isteyen tüm kadınların dağda, zindanda, evde, sokakta, işyerinde, nerede olursa olsun bir biçimde özgürlük mücadelesine katılım göstermesi, desteklemesi ve mutlaka örgütlü yapılar içinde olması gerekiyor. Herkesin kendi gücü, imkanları ve koşulları çerçevesinde örgütlülük, eylemlilik içinde olması gerekiyor. Bunlar olmadan yaprak bile kıpırdamaz. Türkiye’de yaşanan sorunlar karşısında suskun kalmak, örgütsüz kalmak, esasında köleliğe atılmış bir imzadan başka bir şey ifade etmez. Bu temelde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü tüm özgürlük isteyen insanlar için kutluyorum.
LORÎN PÎROZ/HABER MERKEZİ