Sivas katliamının 24. yıldönümüydü. İçinde yaşadığımız çağın en trajik olaylarından biri olan bu katliam, kapanmayan yaralarımızdandır. Aradan geçen 24 yıla rağmen katliamın kilit ismi olarak bilinen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak (öldüğü iddia edildi) ve 1997'de firar eden sanıklardan 8’i hala yakalanamadı. Davanın bunlardan beşi ile ilgili bölümü ise beş yıl önce zaman aşımından düşürüldü. Devletin en üst kademesi anı anına izlerken Madımak’ta bir kontrgerilla faaliyeti yürütüldü. Katliam yapmaya hazırlanan yığınlara: “Bir defa şöyle bir Fatiha okuyalım. Sonra şunların ruhuna el Fatiha diyelim” diyerek seslenen Refah Partili Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu yargılanmadı, milletvekili oldu. Dönemin başbakanı Tansu Çiller "olayı bu kadar büyütmek yanlış, bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi" diyerek icazet verdiğini netleştirdi. 

400 yıl önce yaşayan Pir Sultan Abdal, adam olamayacağını öngördüğü bir zalim valiye, Hızır Paşa’ya boyun eğmeyen asi, direngen, ellerin taşıyla değil dostun gülüyle yaralanan bir bilge. Alevi inancından insanların gözünde bir ulu insan. Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim arasındaki kavganın sembol sesi, sazı. Onun anısına şenlik düzenleyen 33 insanı katledenlerin gözünde ise bir suçlu-dinsiz ozan. Madımak’ta yaktıkları ise onun torunları. Osmanlı devlet bürokrasisine halkların eski inanç ve kültürleriyle direnen, Yavuz zulmünü ret eden, Şah’a gitmek için açılsınlar diye kapılarla konuşan, Hızır Paşa’ya boyun eğmeyen Pir Sultan’ın geleneğinden gelenleri yaktılar bu yüzden. Dönemin siyasetine yön vermek için, devlet geleneğine uygun olarak bunlara bir ‘ders’ vermek istediler. Bu direngen ve asi damarı kesmek, ağır, ürkütücü, sadece sesi-sanatı susturan, sazı kıran bir olaya dönüştürmek istediler. 

Tarih din kisvesi altında yapılan böyle binlerce katliamla dolu. Önemli olan, her halkın kendi coğrafyasındaki bu tür katliamları asla unutmaması, unutturmaması. Bu vahşette 17 kadın katledildi. Sivas Madımak otelde gerçekleştirilen katliam aynı zamanda bir toplu kadın katliamıdır. Türkiyeli kadınların bu katliamda yakılarak öldürülen Muhibe Akarsu, Gülender Akça, Sehergül Ateş, Belkıs Çakır, Serpil Canik, Carina Cuanna Thuijs, Gülsüm Karababa, Menekşe Kaya, Handan Metin, Huriye Özkan, Yeşim Özkan, Nurcan Şahin, Özlem Şahin, Asuman Sivri, Yasemin Sivri, Edibe Sulari, İnci Türk’ün anısına faşizm karşısındaki mücadelelerinden asla vazgeçmemeleri çok önemli. Yine olayda yaşamını yitirenlerin 26 tanesi 25-12 yaş arasında gençler ve çocuklar. Dolayısıyla bu bir gençlik ve çocuk katliamıdır. 

Tarihi nedenleri olan Sivas katliamı, 1990’lı yıllarda Özgürlük Hareketiyle yaşanacak savaşta Türkiye cephesini korkutup sindirmede önemli bir dönemeç oluşturdu. 12 Eylül darbesiyle sindirilen Türkiye toplumu‚ 90’larda direngen ruhunu yeniden arıyordu. Özgürlük Hareketi, ateşkes atmosferi herkeste bir barış umudu geliştiriyordu. Sivas katliamıyla bu umudu yakmak istediler. Özellikle Alevi kesimlere, sanatçı ve aydınlara verilen bir gözdağıydı. Kürdistan Özgürlük Hareketine karşı geliştirilecek yeni bir vahşet döneminde Türkiye’den tek bir muhalefet sesin çıkmaması için hazırlanmış bir senaryoydu. Sivas katliamı ile 14 Temmuz Diyarbakır zindanında başlatılan ölüm orucu direnişiyle yüzleşmeyen Türkiye devlet geleneği, Cizre’de vahşice yine insanları yaktı.  

Bu katliamlar, devletin suçları karşısında toplumu sessiz bırakarak suça ortak etme planının bir parçası olarak sürekli devrede oldu. "Tüm topluma karşı savaş (anlamında), iktidarın topluma yayılımı" sürecinin uygulamalarıydı. Erdoğan, faşist diktasının koruma ve bekçilerini Sivas’ta insan yakan güruh ve çete geleneğine dayandırarak halkçı bir imaj yaratmak istiyor. Ancak, dayandığı güruh, 15 Temmuz’da halk çocuklarının boğazını keserek halk düşmanı olduklarını yine gösterdi. 

Varoluşunu katliamlarla besleyen, milli marşına bile korkma diye başlayıp yaşamı hücrelerine kadar korkuyla sindiren bir devletin her anı darbelere gebedir. Nitekim, 15 Temmuz’un ne olduğu aydınlatılamadan, bir yıl içinde faşist Erdoğan sayısız darbe yaptı tüm toplumsal kesimlere, Türkiye doğasına ve tarihine, insan haklarına. Özgür, eşit, demokratik yaşamın tüm damarlarına darbe yapıyor her gün. Ancak tarihi Sur’u yıkmak, Ehmedê Xanî heykeline saldırmak, Diyarbakır On Gözlü Köprü‘nün iki gözünü kör etmek, Türkiye’nin zeytinliklerini sökmek; hiçbir şey ama hiçbir şey Erdoğan’ı günahlarının vebalinden kurtaramayacak. Sahte zaferlerine diktiği sahte anıtlar onun mezar taşı olacak. Sivas’ta demokrasinin, halkların kardeşliğinin ve sanatın ruhuna el Fatiha diyenlerle aynı gelenekten gelen hiçbir siyasi akım, bu topraklarda ve Türkiyeli halkların bağrında yaşayamayacak. Üç yüz yıl sonra bile türkülerin Hızır Paşa’yı lanetleyip Sultan Abdal’ı Pirim diye çağırması bunu ispatlamıyor mu?