‘Çeşitli bilim insanları, felsefeciler, sosyologlar ve siyaset bilimcilerine göre içinde bulunduğumuz süreç kıyametin öngünleri olarak adlandırılmaktadır ve bu hiç de abartılı bir tanımlama değildir. Doğamız; havası, suyu, toprağı ile alarm sinyalleri vermektedir. İkinci doğa olarak tanımladığımız toplumsallığımız ise daha ağır sorunlarla karşı karşıyadır.”(A.Öcalan)
Evet ülkemizde içinde yer aldığı dünya ülkeleri gibi kendine özgü sorunlarıyla bir yol ayrımının finaline doğru ağır aksak ilerlemektedir. Eğer bu süreçte demokrasi güçleri de Kürt Özgürlük Hareketi gibi tarihe ve onu yapacak olan halklarına karşı sorumluluklarının gereğini yerine getirme konusundaki sıkıntılarını aşamaz ise hiç kuşku duyulmasın ki, kendisini yaşayarak tanıdığımız TC devleti, üzerinde tartışacağımız daha çok katliam malzemeleri sunacaktır. Bu bağlamda, Sivas Madımak Katliamı’nı değerlendirirken o dönemin ekonomi politiği ile birlikte ele almak durumundayız. Çünkü karşımızdaki “düşman bin yıllık bir düşmandır. Ama gizlenmiştir. Hayvandan daha beterdir, çağdaş ölçüler adı altında, insanmış gibi kendini gösteriyor.”(A.Öcalan) Öncelikle Sivas Katliamı’nı gündeme getiren esas neden, başta Kürdistan’daki Kürt Özgürlük Hareketi olmak üzere, Türkiye’deki devrimci-demokrasi mücadelesinin de gelişmeye başlamasıdır.
Başta Alevi halkı olmak üzere, Türkiye halklarını da Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçleri saflarında yer almamaları noktasında uyarmak ve korkutmak olduğu kadar, bu özgürlük güçlerine de geri adım attırmak amacıyla yapılmış bir vahşettir. O dönemler, Kürdistan’da köy yakma ve boşaltmaların, sürgünlerin, katliam, yargısız infaz ve işkencelerin had safhaya çıktığı dönemlerdir ve Madımak Oteli’ne sığınmış aydınlarımızın katliamı da bu planın bir parçası olarak hayata geçirilmiştir. Bu gerçeklikten dolayı, katliamın arka planında devrim ve karşı devrim çatışmasının yattığını ve sürmekte olan savaş gerçekliği temelinde ele alınması gerektiğini söyleyebiliriz. Bu katliam, halkın meşru savunması temelindeki devrimci mücadelesine karşı geliştirilen bir Kontrgerilla savaşıdır. Tıpkı Gazi ve Ümraniye katliamı gibi. Bu nedenle farklı gündemler yaratarak, çarpıtarak bu gerçekliğinden uzaklaştırarak devletin katliamcı yüzünün gizlenmeye çalışılmasına ilişkin özel savaş yöntemlerine ait olan tezgahlarını iyi görmek gerekir. Yoksa bu, ne “laik-anti laik”, ne “Alevi-Sünni” çatışması ne de başka bir yalandır. Bu Osmanlı tarihinde de bütün yayılma dönemlerinde de böyleydi.

Yalan senaryoları
Kürt Özgürlük Hareketi’nin Koçgiri’de etkinliklerini arttırması, TC devletini derinden sarsmış, ürkütmüş ve telaşlandırmıştır. Çünkü o bölgede Kürt Aleviler yoğunlukta yaşamaktadır. Bu gücün Özgürlük Hareketi saflarına kayması demek, çok hassas olan sınır bölgesinde büyük bir yarılma olması ve Türkiye cephesine bir kapının da buradan açılması demektir. Bunun bedelinin ağır olacağını gören devlet böyle bir katliamın kendi saltanatlarının güvenliği açısından zorunlu ve gerekli olduğu sonucuna varmış ve çok önceden planlamasını yapmıştır. Bu senaryoların daha öncesinde de Malatya, Adıyaman ve Maraş’ta yaşandığı da hatırlanmalıdır. Yani Özgürlük Hareketi nerede gelişme potansiyelini yakalıyorsa oralarda katliamlar tezgahlanmış ve bunun yalanlara dayalı senaryoları önceden hazırlanmış ve Alevilerle Sünniler birbirlerinden uzaklaştırılmaya, aralarına güvensizlik ve kuşku tohumları ekilmeye çalışılmıştır. Alevi bölgelerinde “PKK bir Şafii hareketidir” denilirken, Sünni yerleşim yerlerinde de bunun tam tersi propagandaların yapıldığı ve bu amaçla Helikopter ve askeri uçaklardan bildiriler atıldığı, hala hafızalardadır. Yani bu eski oyun taa 1514 Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında geçen Çaldıran Savaşı’na kadar da götürülebilir.
Kuşkusuz o dönem Çiller hükümetinin de bunun siyasal alandaki politik temsilcisi olduğu ve Çiller’in “Müslüman Türkiye” sloganıyla meclise yürüdüğü de akıllardadır. Tıpkı bir kukladan farkı olmayan ve hükümet ortağı olarak o dönem katliamdan sorumlu partinin başkanı Erdal İnönü’nün zavallı duruşu gibi. Ki o zamanlar “bize istikrar gereklidir” diye demeçler veriyordu. Katliam ve istikrar: Bu koalisyonun çelişkili yüzüydü. Ayrıca vurgulamak gerekir ki bu vahşetle, Kürdistan’da katliamlar üzerinde ki dikkatlerin dağıtılması sağlanmak istenmiştir. Demek oluyor ki, doğru sonuçlara ulaşabilmek için Türkiye ve Kürdistan’daki bu tür katliam provalarını devam etmekte olan savaş gerçekliğinden kopuk olarak ele almamak gerekiyor. Diğer yandan devlet, sosyalizm olsun ilericilik ve devrimcilik olsun bütün bunların direnişçi Aleviliğin demokratik komünal değerleriyle, Kürt Alevi olgusuyla canlanacağını iyi bilmekte ve bu potansiyel gücün kendine hizmet eden ve ne olduğunu bilemez duruma getirilen devletçi Aleviliğine dönüştürmek için de özel çalışmalar içinde bulunmaktadır. Bunun için 80 darbesi öncesi İstanbul Sirkeci’de ki Konyalı Lokantası’nda başlayan toplantılara katılan işbirlikçi dedelerin listesi darbe sonrası Kenan Evren’e ve ondan sonra da 1983 sonrası Özal’a verilmiş ve ilişkiler sürdürülmüştür.

Simsarlar toplantıda
Alevilerin bugün de aynı tuzaklara düşmemesi için o günleri hatırlatmakta yarar var: Yıl 1978, yer İstanbul Sirkeci’de ki Konyalı Lokantası, katılımcılar Nakşibendiler, Nurcular, bazı “Alevi” simsarları, Askeriye’den Selahattin Ergin paşa ve kurmayları. Bu toplantıya Maraş Katliamı sonrası 5-6 kez daha Sheraton Otel’de devam ediliyor. Amaç, “ülkenin birliği ve bölünmezliği.” Elbetteki bu insanlar pişpirik oynamak için toplanmadılar. Aynı dönem de Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç da “milli ve dini birliği sağlamak” amacıyla M.Naci Orhan isimli “Alevi dedesi”nden elli kişilik Alevi ileri gelenlerinin  listesini alıyor. Kuşkusuz bu 50 kişiyi de pişpirik oyununa katmak için çağırmamışlardı. Plan çok büyük. Alevileri en değer verdiği dedeleri eliyle vurmak istiyorlar. 12 Eylül darbesi’nden iki gün sonra bu liste faşist generallere veriliyor. İleriki yıllarda Turgut Özal bu ilişkiyi sürdürüyor. Şimdi bu liste de yer alan bazı zavallıların adlarını okuyalım:
Abidin Özgünay, Ali Kaya, Haydar Özdemir, Kiğılı Seyit Düzgün, Adalet Bakanlığı Müsteşarı Mustafa Çınar ve Adalet Bakanlığı Başmüfettişi Yusuf Kenan... Bundan sonra bakın daha neler oldu: İzzettin Doğan, Türkeş’in talimatıyla Askeriyeden Turgut Sunalp ile birlikte 30 Kasım 1985’de Milliyetçi Çalışma Partisi’ni kurdular. 1989’da İstanbul Şah Kulu Dergahı’nı faşistlerin Ergenekon Marşıyla açtılar. 1990’da Özal’ın Gölbaşı toplantıları ve orada Alevilere verilen sözler gündeme getirildi. Faşist kurumlar birden bire Alevilik ve Bektaşilik üzerine paneller düzenlemeye başladılar. Amasya Türk Ocakları Derneği bunlardan biridir. Konuşmacı ise Milliyetçi Çalışma Partisi’nden Diyanet İşleri Baş Müfettişi A.Kadir Sezgin’dir. Operasyonlarına devam eden devlet, Gazi’den sonra Sivas katliamlarını gerçekleştirdi ve sonra da Alevilerin karşısına bir kurtarıcı olarak 1995 Aralık seçimlerine doğru birden bire, OYAK’dan (Ordu Yardımlaşma Kurumu) ihale alan “Alevi” A.Haydar Veziroğlu’nu “Demokratik Barış Hareketi”yle karşımıza çıkarttı. Seçim çalışmaları için Türkiye’ye uçak kaldırılması için ayrılan çanta dolusu paraların ortadan kaybolmasına “Alevilere feda olsun” diyen bu şahıs hiç kuşkusuz ki Alevilerin oylarını parçalamak ve DEP’e geçmesini engellemek için kullanılmıştı. Bütün bu oyunların listesini uzatabiliriz.
Avrupa ayağı olan ve Almanya Düsseldorf şehrinde Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri ile birlikte yapılan toplantıya olduğu gibi, Demirel’in, F.Gülen ile Faşist M.Serdar Çelebi’nin de çok samimi arkadaşı olan İzzettin Doğan’a “CEM VAKFI’nı kurdurttuğunu” ve bu görevi de “Alevi muhalefetinin Kürtlerle buluşmasını engellemek için verdiğini” söylemiş olmasını da vurgulamakta yarar var. İnanın ki, kafaları kumun içinde ama gerisi dışarıda kalmış olan bu hokkabazları ve içimizdeki yalakacılarının oyunları anlatmakla bitmez. Bu tezgahçıların dedeleri de öyleydi. Hatırlanırsa egemen sermayenin başbakanı Tayyip Erdoğan (sanıyorum Konya mitinginde) “Ebu Suud Efendi’yi seveni biz de severiz” demişti. Onun sevdiği şahıs, bundan yediyüz yıl kadar önce Padişah adına Din işlerinden sorumlu olan “Şeyh-ül İslamlık” makamının o zamanki yetkilisiydi.
Bu Ebu Suud, yediyüz yıl önce bakın Aleviler hakkında nasıl bir fetva vermişti: “Kızılbaşların topluca öldürülmeleri elbette dinimizce helaldir.” Şimdi hala AKP’den umutlu olanlara soruyorum: Aleviler hakkında ölüm emrini veren bu zalimi sevenleri sevdiğini söyleyen zalim Erdoğan’dan Aleviler hakkında olumlu bir karar alacağına inandığınızı söylemenizin arka planında yatan nedir? Bunların Alevi düşmanlığının tarihsel bir gelenek olduğunu kanıtlayan bir başka örnek daha verelim: Başbakanlık arşivinde bulunan 1576 tarihli belgelerden birinde şöyle bir talimat var: “Bölgenizdeki Kızılbaşları araştırın. Kızılbaş olanları bir bahane ile yok edin. Kuşkulandıklarınızı Kıbrıs’a sürün.” Aradan 436 yıl geçti ve Şimdi Kıbrıs’ta Alevi derneği var. Ama Denktaş ailesinin yakın ilgi alanında. Onlar Alevileri sevdiği için mi ilgileniyorlar acaba? Orada ki dernek ve kuruluş sürecini biraz daha yakından tanımakta yarar var...

Arınmanın yolu...
Son sözleri söyleme zamanı geldi: Aleviler hiç bir zaman devletin kendilerine karşı sözlerini yumuşatmalarına aldanmamalıdır. Onlar Özgürlük mücadelesi karşısında sıkıştıklarında bu yola başvurarak Alevilerin gerçek dostlarıyla buluşmasının önüne geçmek isterler. Onların kılık ve söylem değişiklikleri korkularından kaynaklanmaktadır. Onlar bir tiyatro oyuncusuna taş çıkartacak kadar rol yapma konusunda ustadırlar. Fethullah Gülen’in nasıl ağladığına bakarsanız anlarsınız. Yoksa samimi olsalardı Sivas Katliamı davasını zaman aşımına uğratmaz ve maşaları olan katillerini kollamazlardı. Onların ağzından Alevilere yönelik iyi şeyler duyduğunuzda mutlaka endişelenin ve tedbirlerinizi alın.
İşte bütün bunlardan dolayı temiz kalmak ve Aleviliğin demokratik komünal değerlerini koruyup yaşatabilmek için devlet denen zalimden uzak durmak en hayırlısıdır. Tıpkı Alevilerin Türkiye’de ki mazlumların örgütü olan Halkların Demokratik Kongresi’nde olduğu kadar, Kürdistan’da da Demokratik Toplum Kongresi’nde kendi kimlikleri-örgütleriyle yer almasının hayırlı olacağı gibi.
Zalimin karşısında savunmasız kalmamak ve geleceği kurtarmak için bu zorunlu ve tarihsel bir görevdir. Aleviler neden bunu yapmalıdırlar? Çünkü, Alevilik yolu temizliğin-arınmanın yoludur. Aleviliğin inancında bir yaptırım olarak düşkünlük vardır. Çünkü bu inançta para ve makam için uşaklık yapmaya yer yoktur. Çünkü gerçek dostlarla buluşmadan kimse tek başına haklarını gerçek anlamda elde edemez. Bu nedenle yalnız yürümemek kadar direnerek yaşamak da inancın bir gereğidir. Müsahiplik kurumu bu nedenle de önemli değil midir? Bunun en iyi örneklerini Hallac-ı Mansur, Nesimi, Pir Sultan ve nice onurlu önderlerde görebiliyoruz.
1416’da Sultan Mehmet Çelebi’nin zorbalığına karşı boyun eğmediği için asılan Şeyh Bedreddin’in şu sözü hala bizlere yol göstermektedir: “Saygı değer amaçlara ancak saygıdeğer araçlarla ulaşılır.” Tarihi, katliam ve inkarla geçmiş olan Aleviler, bu sözü rehber edinerek, kendi örgütlülüğüne eleştirisel bir gözle ciddi olarak bakarak bir hesaplaşma içine girmeli ve kendisine sormalıdır; “biz kimiz, nereden geldik, nasıl yaşıyoruz, ne istiyoruz, isteklerimizi gerçekleştirmek için hangi araçlarımız var ve dostlarımız kimlerdir..? 


Tarih hükmünü verdi
Şimdi sıra kendimize geldi; herkes vicdanının sesini dinleyerek bir düşünsün, bütün bu olup biten olumsuzluklardan hiç mi bizlerin sorumluluğu yoktur? Hep zalimleri suçlayarak kendimizi aklayabilir miyiz? Suçluları kim, bizleri kim yargılayacak? İçinizde suçsuz olan var mı? İnsanlık suçlarını nasıl durdurabiliriz? Unutmayalım ki, örgütsüz toplumlar güçsüz ve savunmasız toplumlardır. Sivas yangınında kaybettiklerimizin başta yakınları olmak üzere hepimiz, o günden bugüne dek nasıl yaşadık ve hesap sorulması için ne yaptık?
Sonuca baktığımızda büyük bir özeleştiri vermemiz gerektiği açıktır. Onlar kadar bizler de suçluyuz. Ama o zalimlerin gerçek yargılanmasını elbet bir gün ezilenler yapacaktır. Tarih ise bizleri çoktan yargıladı ve hükmünü verdi. Tarihin, başta Dersim, Koçgiri, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi ve Malatya katliamlarında hakka yürüyenlerin yakınları ve sonrada tüm mazlumlar olarak hakkımızda verdiği hüküm/karar; ÖRGÜTLENMEKTİR. Yoksa her yıl ölenlerimize göz yaşı dökerek hiç bir sorun çözülmez. Eğer öyle olsaydı, 680 yılında Kerbela’da zalime karşı direnişinde şehit düşen Hz.Hüseyin ve yetmiş yoldaşı için her yıl dökülen gözyaşları bir çözüm ortaya çıkartırdı. Hiç değilse bugünden itibaren özellikle Alevi örgüt, kurum ve kuruluşları bazı gereksiz kaygıları bir kenara bırakıp, tüm ezilenlerin örgütü olmaya aday olan Halkların Demokratik Kongresi’nde ki mazlumların devrimci-demokratik ve yurtsever güçleriyle kucaklaşmalıdır. Buraya katılmak demek kendi Aleviliğinden veya örgütünden vaz geçmek demek değildir. Aksine her katılımcının kendi kimliği, projesi ve örgütüyle dostlarıyla yoldaşlaşarak, söz-yetki-karar-denetim ve uygulamaya bizzat katılması demektir. Bunu bizlerden Ağrı, Koçgiri, Dersim, Malatya, Maraş, Çorum, Gazi, Madımak, Roboskî ve zindanlarda, dağlarda, sokaklarda ve her yerde şehit düşmüş insanlarımız istiyor. Onların ölümü, biz yaşayanlara bunu bir vasiyet olarak dayatıyor.
Zaman çok daha ağır bedellerin ödeneceği günleri de beraberinde getiriyor. Bu nedenle içeriği boş, günün yüklediği görevlerden uzak bir şekilde Sivas Katliamı’nı kınayarak, lanetler okuyup ve ancak kendimizi kısa bir süreliğine tatmin ederek dağılıp ve yine eski vurdum duymaz hayatımıza dönmemize neden olan kısır döngünün bizi tüketen çarkında erimeye devam ederiz. İşte bütün bunlar herkesi kendisiyle özeleştirisel temelde hesaplaşmaya zorluyor. Bu, şehitlere duyulan saygının olduğu kadar kendimizle de hesaplaşmanın bir gereğidir. Evet yazının sonuna geldik. Fazla söze gerek yok.
Son sözü Abdullah Öcalan’a bırakalım, devlet gözetiminde Madımak Oteli’nde vahşice yakılanlar için Temmuz 1993’de şöyle demişti: “...Onları mücadelemizin şehitleri olarak anmak, kendilerine sahip çıkmak gerekiyor. Her ne kadar örgütlü mücadele içinde olmasalar bile yükselen mücadelemizin bir soluğu olmaya adaydılar. Biz bu temelde bunları şehit olarak değerlendiriyoruz... Pir Sultanı yücelten sanatçılar halk kahramanlarıdır ve şehadetleri kahramanların şehitlik mertebesindedir. Kendilerini saygıyla anıyoruz.”

HÜSNÜ ÇAVUŞ