
İnsanlar yaralandığında veya öldürüldüklerinde genelde valiler göstericileri, halkı ve siyasi muhalefeti suçladılar, devlet güçlerini savundular. Halktan kopuk, ona yabancılaşmış, tamamen sömürgeci güçleri temsil eden valiler oldular. Karşımızda soğuk ve devletin halkı öldürme ve horgörme hakkı olduğuna inanmış valiler, yöneticler çıktı. Bu, Kürtler sözkonusu olduğunda Türk basını tarafından da normal görüldü ve suçları örtbas edildi.
Türkiye’de Kürtlerin öldürülmeleri, kara propagandaya hedef olmaları ve tutuklanmaları, hukukun ayaklar altına alınması yöneticileri, basını rahatsiz etmedi. Üstelik Fethullahçı ve hükümet yandaşı basın tarafından saldırı, şiddet ve karalama kampanyaları ortaklaşa yürütüldü.
En son Yüksekova’da kitleye karşı silah kullanıldı ve M.Reşit İşbilir ile Veysi İşbilir katledildi. Yaralanan Bemal Topçu da kurtarılamadı ve yaşamını yitirdi. Aylardır kırsal kesimde çatışmalar durmuştu ve kimse yaşamını yitirmemişti. Süren görüşmeler ve ateşkesi bu açıdan birçok kesim olumlu buluyor ve ölümsüzlük halinin sürmesini istiyorlardı. Ancak dağlarda ölüm ve çatışma haberlerinin gelmediği bir ortamda şehirlerde kitlelere karşı silah kullanılıyor ve üç değerli insan, genç yaşlarında yaşamlarından oluyorlardı.
Ölen Kürtler olduğu için hemen devlet görevlilerinin bildiğimiz savunma refleksleri harekete geçti. Sömürge valisi olan şahıs hemen silah kullananları masum gösterdi, polisin elinde işlerine gelen görüntüleri medyaya servis etmeye başladılar. Medya da bunları sorgulamadan hemen sunmaya başladı. Sonunda ne bir soruşturma ne de ölümler için bir özür dileme gündeme gelmedi. Yapılan cenaze törenlerine ise yine kuvvet yığma ve müdahale gibi rutin işlemler devam etti.
İnsanlar öldürüldüğünde başbakan güvenlik güçlerini savunmaktan geri durmadı. Ancak asker kişiler yol kontrolünde götürülünce bırakılmalarını istemiş ve barış sürecinin boşa çıkarılmasına izin vermeyeceklerini söylemiştir. Aynı hassasiyeti Yüksekova’da insanlar öldürüldüğünde söyleşeydi, sorumlular hakkında soruşturma açsaydı daha inandırıcı olurdu. O da devletleştiği için ilk tepkisi devlet yetkililerini korumak oluyor. Devlet yetkililerini kime karşı koruyor? Vatandaşım dediği, kardeşim dediği Kürtlere karşı. Bu durumda barış ve kardeşlik söylemi ne kadar inandırıcı olabilir?
Sayın Öcalan bu katl olaylarından sonra provokasyonlara karşı duyarlı olunmasını söyledi. Ciddi uyarılarda bulundu. Devlet içinde barış ve demokrasiye karşı olan farklı odaklara dikkat çekti. Bunların tümüyle bertaraf edilmediğini ve etkili olabileceklerini belirtti. Bunları etkisiz hale getirmenin yegane yolunun demokratik ilkeyi işletmek olduğunu vurguladı.
Erdoğan ve hükümetinin güvende olmasının da yegane yolu demokrasiyi geliştirmekten geçtiği açık. Demokrasi ve açıklık ilkesi işletilirse karanlık odaklar etkisizleşir. Halk ne kadar işin içine çekilirse anti demokratik güçler o kadar güç kaybeder. Hükümetin kendi geleceği ve güvende olması için olmazsa olmaz kabilinde demokratikleşmeye ihtiyacı vardır. Yoksa komplolar, darbe girişimleri ve provokasyonların önü alınamaz. Seçimler ve oy almakla herşey çözülmüyor. Adnan Menderes ve Turgut Özal da seçimle gelmişlerdi. Ancak etkisizleştirildiler ve tasfiye edildiler. Bugünkü Türkiye o günden farklı denilebilir. Doğru, koşullar aynı değil ama Kürt sorunu gibi yüzyıllık tarihi bir sorun hala çözülemedi. İstikrarsızlık ve çatışmalar için hala güçlü bir zemin var. Ortadoğu kaynıyor. ABD, İsrail ve Avrupa, İran gibi güçlerin bölgeye müdahalesi sürüyor.
Bu ortamda Kürt tarafının da dikkatlı olması ve önlemlerini alması çok önemlidir. Silahlı güçlerin çatışmadığı bir dönemde çatışmalara ve provokasyonlara ortam sunacak tutumlardan sakınılmalıdır.