Bir Darbımeselde: “Bir buzağı sütünü emdiği annesini bilir, tanır” denir. Aynen öyledir.

Hayvanat tabakası doğumuyla kendisine şarj edilmişçesine insan evladından ayırt edici bu güdüsel vasfa sahiptir. İnsanın ayırt edici özelliği de, şüphesiz “Akli meleke” yetisiyle yani idrak ve şuur ile donanmaya meyyal olması; görerek, öğrenerek bilgiyi depolama karakteridir.
Doğumunda bir kaplumbağa yavrusundan daha donanımsız olan insanın beş duyu organı vardır. Deneme ve yanılma yoluyla bilgisini arttırmaya, görgüsünü genişletmeye namzet bir varlıktır. Deneyim ve gözlemleme aracılığıyla hep ileriye doğru bir sıçrayış kazanır. Geçmişin acı deneyim ve tecrübelerinden dersler çıkararak ince ve dakik bir kavrayış elde eder. Hep tekamüle doğru bir sıçrama, parça ve bütün diyalektiğini kavrama, insani terkibine damıtılan deneyim ve gözlem yoluyla elde ettiği sonuçlardan yaşam tecrübesi kazanması beklenir. Oysa günümüz ölçeğinde, geçmişin kuyusuna hapsolmuştur. Fasit dairesinde beyhude çırpınışlarda bulunarak güçünü-kuvvetini tüketmektedir.
Nereden ve nasıl çıktığı müphem IŞİD’in “İslami Devlet” duyurusu garabet örneğidir. Osmanlılarla birlikte 1 Mart 1924’te toprağın sinesine gömülen, “Hilafet Müessesesi”, her ne hikmetse bugünlerde kapitalist modernitenin efendilerince keşfedilmiş, mal bulmuş mağribi gibi üstüne çöreklenilmiştir.
Tıpkı Hz.İsa’nın kokuşmuş ve bedeni çürümüş Lazarus’u dirilmesi gibi. Hilafelik de şipşak arzı endam eyletilmiştir. Ortadoğu zifiri karanlığının şafak vaktinde birden ortaya çıkan ve tiz sesiyle ortalığı vaveylayla kesen IŞİD’in ağzına alelacele cansütü kıvamındaki Halifelik memesi verilmiştir. IŞİD bu memeyi her iki eliyle kavrayarak kana kana içmiştir. Çiçeği burnunda “Halife Bağdadi” ilk Cuma Hutbesi’nde minbere çıkarak, tüm Ortadoğu’da mağdur edilmiş, ötekileştirilmiş, itilmiş, öfkesi bilenmiş gariban Müslüman gençleri de kendi sofrasına buyur etmiştir.

Ortadoğu’nun Frankenstein’ı

Tersinden; her iklim, her diyardan, kapitalist modernite ortamında teskin olmayan aç ruhların ateşe doğru yönelen kelebeklerin kanat çırpmalarını müşahade etmekteyiz.
Ortaya koyduğu akıl almaz vahşet yöntemleriyle korku pompalayan IŞİD, Ortadoğu’nun Frankenstein’ıdır. Ölülerden organ devşirerek hortlatılan Frankenstein’ın cehennem ateşi Ortadoğu’yu kan deryası ve çölleştirmeye sebebiyet vermekte. “Bu ateş bize de sıçrar mı? Şimdi ne olacak?” minvalindeki sorulara herkes kendince cevap üretmekte. Elbette cevaplar yetersizdir. Madalyonun öteki yüzü de görünür kılınmalı.
Hiç şüphesiz Ortadoğu’nun sahip olduğu yeraltı zenginliği herkesin malumudur. Ortadoğu yakın tarihi sömürgeciliği, mandacılığı görmüş, üstüne üstlük kapitalist modernite eliyle, pergel-cetvelle bölünerek kral, şah ve emirliklere gark edilmiştir. Tam da çözüldü-çözülecek denilirken; IŞİD, varolan tüm saltanatları, ulus-devletlerin sarsılan tahtlarının yerine ikame edilmiştir. Böylece ‘Kutlu doğumu’nu bekleyen Ortadoğu’nun aydınlık safağı perdelenmiştir.
Gerek Afrika’da, gerek Ortadoğu’da her nerede bir elmas yatağı, altın yatağı; doğal gaz ve petrol akarı vs. var ise üstünde bitiveren diken misali Kaide örgütlenmesi ve ileri bir adım olan IŞİD vari oluşumların ayak izi vardır.
Sanki Hz. İsa’nın dilinden “Allah’ın izniyle diril (Kalk)” denilmişçesine; dağlara-taşlara Asayi Musa dokunmuşçasına boy verip filizlenmekte. Yakıcı sorun üstün körü yaklaşım ve değerlendirmelere tabi tutulduğunda “batın” görünmez olur…
Kapitalist ellerin doyumsuz iştahları gözardı edilmiş, hortumlayıcı karakterleri, sömürgecileştirici vasıfları IŞİD vakıasıyla görünmez kılınmıştır. Çok bilmiş, egemen basın ve medya eliyle bu kanlı tarih, tükürülesi Batılı kapitalist geçmiş servis edilmemekte, insan öbeklerinin algı ve idrakleri IŞİD’in kafa kesmelerine, rüzgarı müphem dalgalanan Kelime-i Tevhid bayrağına dikkat çekilmektedir.

Yeniden saflaşma davet

Bağdadi’nin kendini Halife ilan edişi mütemadiyen servis edilerek eski yaralar kaşınmakta, Ortadoğu yeniden bir saflaşma davet ve tahrik edilmektedir.
Bir hayvan yavrusu dahi otlanırken zararlı otları ayıklama güdüsüyle hareket eder. Oysa Ortadoğu insanı bir yudumda kendisine takdim olunan baldıran zehiri dolu kaseyi düşünmekten işmektedir… Tahlile konu edilmeyen, gözden kaçan diğer husus ise öncesinden ikame edilen “İmamet” karşısına Hilafet’in çıkarılmasıdır.
1960’lı yıllarda Bursa’da ikamet izni verilen Humeyni daha sonra Fransa’da ağırlanmış, sırtına imamet kaftanı geçirtilerek uçakla İran’a iniş yapmıştır. Çökmeye yüz tutan İran şahlığı, Batılı müttefiklerinin eliyle tedavülden kaldırılmıştır. Bir nevi İbrahim’in cariye Hacer’den doğma oğlu İsmail misali bir imamet müessesesi ile saatli bomba niyetine Şiilerin kucağına itilmiştir. İslam ümmetinin mağdur ve madunları olan Şiiler, İmam Humeyni ve imamet müessesesi etrafında bilenedurmuş, “Ax Hüseyna, vax Hüseyna” denilerek, her iki elin parmağını geçmeyen İmam Ali sevdalıları hariç tüm Ashab-ı Kiram tekfir edilmiş, “Ali’ye iman” imanın bir rüknü, şartı kabul edilmiştir. Bir bütünen tüm Sünni dünyası da Ashab gibi mimlenmiştir. Tabii ki bu da Sünni dünyada homurdanmaya, diş bileme, fırsat kollamaya sebebiyet vermiştir.
Beri yandan miadını dolduran Sultanlıklar ve can çekişen ulus devletlerin bir ardılı olarak, bir nevi Hz.İbrahim’in saraylı amacasının kızı Sara’dan doğma oğlu (oğulları) İshakların sırtına da “Hilafet Kaftanı“ geçirilmiştir. Kardeşlerin aynı babadan olmalarına bakmaksızın birbirlerine karşı kinleri bilenmiştir. Kendilerini iki cepheye ayıran, iki farklı söylemle bölen, polarize eden imamet ve halifelik müesseselerini diriltmeyle birlikte mezhep savaşlarının pimi çekilmiştir. Her iki kavram Muhammedi ümmeti, bir bütünen Müslümanları Şii-Alevi-Kızılbaş-Nusayri; Eyli Sünnet ve Cemaat (Hanefi, Şafii, Maliki, ve Hambeli mezhepleri) diye parçalara ayırtmıştır. Kulak kabartıldığında, her iki tarafın ordularının ayak sesi Ortadoğu coğrafyasının zeminini çınlattığı duyulacaktır. Her iki tarafın eline tutuşturulan ve bir diğerine doğrultulan silahlar ötekini hedef alarak ateşlenip öldürecektir.

Üçüncü Yol’un yaşamsallaşması
Geçmişin deneyimlerinden istifade etmeyen Ortadoğu toplumunu, Şehristani, çağlar öncesinde yazdığı Milel’inde; “Bütün zamanlarda kılıcın imamet konusunda çekildiği kadar İslam’ın hiçbir dini esasında bu kadar kılıç çekilmemiştir” diyerek, ikaz eder. Gerçekten de Ashap zamanından günümüze değin İslam’ın tüm enerjisi çarcul edilmiştir.
Kapitalist modernite fikir babalarının teşvikiyle kılıcın yeniden çekilmiş olması Ashabseverlerin eline Hilafeti; Aliseverlerin eline İmamet kılıcını tutuşturarak cenge davet çıkarılmıştır.
Şimdiden kesilen başlar, toprağa gömülen canların bir çetelesi tutulmak istense, tarihte vahşetiyle nam salan Cengizhanları, Atillaları, Kuyucu Murat Paşaların katliamlarını geride bırakırdı. Asurluların kudretine ayna tutan insan kafalarından oluşan duvarların dehşetini geride bırakan bir insankırım, özelde de İslamkırım savaşına kapanmamacasına kapı aralanmıştır.
İmamet ve Hilafet Siyam ikizleridir! Her baş kendisine destek olacak kitlelere davetiye çıkarmaktadır.
Önümüzde iki yol, iki sapak durmakta; Ya devletçi görüşlerin hamisi Hasan Basri’nin “Kılıçla Allah’ın cezalandırmasına karşı çıkmayınız” (Muhalefet, sayı 2 - 234) söylemini şiar edinerek sus-pus olup, kurbanlık koyun misali kasabın bıçağı altına boyunlar uzatılarak yatılacak ya da Peygamberin buyurduğu “Zulme karşı susan dilsiz iblistir” Hadisi ışığında, “Ne zalim ne mazlum ol” düsturunu kulağımıza küpe ederek; İnsanlık Hareketinin yol ve yöntem olarak tespit edip Ortadoğu halklarına sunduğu İslam’ın özüne dayanan Medine Mukavelesi’nin bir izdüşümü olan Üçüncü Yol’u yaşamsallaştıracağız…
Belirli bir plan ve program dahilinde her iki tarafın eline tutuşturulan kılıçların bilenmesine ve kınından çekilmesine mahal vermeden, bu kılıçların tavlanmasına su olunmamalı, eller körükten çekilmelidir. Kılıç kınındayken böyle kesip biçerse, kınından çıkarıldığında nasıl keseceğini mukayese için İslam Tarihi’nin kanlı sayfalarına şöyle göz ucuyla bile bakmak yeterlidir. İlle de başı kesilecek biri mücadele edilecek bir alan aranacaksa, yegane yol insanın “arzularını ayaklar altına alması, nefs köpeği öldürmesi olmalı”dır. İşte her kişinin kendini mezhep bulamacına batırmadan önce idrak bıçağını bizatihi kendi nefs gırtlağına dayamalıdır. “Horoza ötmek, Tanrıya sabahı getirmek düşer” misali tarihsel fay hatlarını tetiklemeden, yeni Kerbela’lara kapı aralamaktan imtina etmeliyiz.

Habis elleri ve emeller

Kendi harisliğini hedefleyen, açgözlülüğünü törpüleyen iktidar sevgisine mustarip marazlı ruh halinden bir an önce sıyrılınmalıdır. Eğer illa da; “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” diye kanunvari yılana sarılanacaksa, insanlığın yüzüne indirdiği gayya kuyusunda debelenme anlamına gelecektir. Önce doyum bilmez nefisler hedefe oturtulmalı, terbiye edilmelidir. Sonrasında Ortadoğu ve Afrika’nın her türlü zenginliğine göz dikmiş, bölge halklarını birbirine düşürmüş habis elleri ve emelleri olan kapitalist moderniteye karşı yek vücut öfkemizi, hıncımızı kusmalıyız.
Ortadoğu’nun demokratik olmayan bir şekilde yeniden parsellenmesine; insanı baz almayan ve temel hak ve hürriyetler üzerine inşa olmayan her sisteme karşı set çekilebilmelidir.
Günlük politikaların peşine takılarak, geleceğimizi zehirlemeden yaşanacak aydınlık ve huzur dolu yarınlara, barışın muştusunu yeni nesillere sunacak sistem ve paradigma özgülünde karar kılabilmeliyiz.
Kur’an’da yer alan: “İstişare ediniz” diyen Ayet-i Kerime’den damlaşan “Demokrasi deryasını” keşfedebilmeli, derinliklerine kulaç atabilmeli, çoraklaşan gönül ve zihin toprağını bu cansuyuyla sulamalıyız. Yemyeşil ve yaşanılır Dilmunları öte tarafa bırakmadan yaşar kılmak bizi bekleyen görevdir, biline…


DR. AYHAN KAVAK/
D Tipi Cezaevi  - Diyarbakır