
Nisan yağmurlarının besleyip yeşile kestiği vadiler boyunca siyah bir yılan gibi kıvrılan yol kenarlarında kurdukları kahverengi ve siyah kıl çadırlarıyla tanırsınız onları. Gün ertesi bulamazsınız konakladıkları yerlerde. Konar ve göçerdirler; ama daha çok göçer! Onları daha çok sırtlarında kundaklık çocuklarla, zorlu yaşam koşullarına karşı her türlü direnci gösteren kadınların sahiplik edip yürüttükleri kervanlarda göçer halleriyle tanırsınız. Onlarca yük hayvanının üstüne oturtulmuş 4–8 yaş arası çocukların çevrelerindeki şaşkın bakışlar tamamlar bu kervan manzaralarını.
Kervanın başıyla sonundan oluşan dünyalarını bir oyun dünyası biçiminde kuran daha büyükçe çocuklar, göçer manzarasını yaşadıkları zamanla, baharla buluştururlar. Çevirdikleri oyun; alışılmış, kabul edilmiş yaşamın keyfi ve lüksüdür. Böylesi zorlu bir yaşamın keyfini yaratan, yaşayan çocuklar, aslında bu zorlu yaşamın da en güçlüleridir. Zoru kolaya çeviren bir gücün sahibi olarak en büyük lüksünde haklı sahibi tabi ki… Yürekleri ve bedenleriyle baharı yaşayanlar ise sorumluluklarının bilincinde bu zorlu yaşama en fazla direnç gösteren halleriyle katılırlar Bertinin göçer manzarasına… Her şeyin alabildiğine zorlu olduğu bu insan manzaralarında olmayan tek şey sitem ve sızlanmadır. Yaşama yabancı birinin beklentisinde oluşacak sitem ve sızlanma hiçbir zaman karşılaşılmayacak olandır. Kolayı tanımamış olan bu insan manzaralarında sıklıkla duyulabilecek bağırma ve çağırmaların nedeni olan kızgınlıklar bile zorlukların daha ötesi içindir.
Gündüzleri süren bu göçebe manzara, akşam konaklamalarında ateş başı sohbetlerini besleyen kaval ezgilerine eşlik eden kılamlarla yeniden üretilir. Yaşamın böylesine yeniden üretimi, yolculuğun sevgi pınarı olur. Yaşamları bu pınarla beslenir. Bertinin zamanı uygarlığa mahkum değildir. Mekansa kalbura dönmüştür; sınır tanımaz. Zaman da mekan da sınırsız bir akışkanlık da buluşmuştur. O yüzden Bertili, konarlığında bulur aradığını, ama göçerliğinde ise kaybettiğidir bulduğu. O hep konar ve o hep göçerdir. O yüzden ne aradığı bulduğu ne de bulduğu aradığıdır. Beritanlının yaşamı Bingöl dağlarına adını veren kıssadan bize düşen şu hissedir adeta: Ab-ı hayat yitirilmezse bulunduğunda, yitireceği sırrı olur. Ab-ı hayatın sırrını koruması ise bulunduğu anda yitirilmesindedir. Böylece yaşam korur hep o derin anlamını. Beritanlı, bu derin anlam arayışında yaratır kendini. Çünkü yaşam onda hep özüne uygun bir arayıştır. Yaylası (mekanı) yoktur Beritanlının, yaylaları (mekanları) vardır. En derin vadilerden başlayarak, en yüksek zirvelerde hep baharı kovalar. Yaşamın coşkulu akışıdır Beritanlıyı oradan oraya sürükleyen. Konar- göçerliğin ama daha çok göçerliğin özü, yaşamın bu coşkun akışıdır, bu coşkun akışınadır. Baharca bir akıştır yaşamın Berti rengi. İlk ya da son ama hep baharla vardır. Hayatın hep o coşkun haliyle. O yüzden Berti, yaşama dair hep güçlü bir özlem yaratır şahidinde. Özlem, hasretliktir. Hasret, dayanılmaz. Dayanılmazlık tanrıça yüceliğinde yaratımlara gebedir… Beritan bu gebeliğin şahididir, adıdır. Ve Beritan bu gebeliğin ürünüdür.
Şahidi olunanın yarattığı özlem gerillada giderir hasretini. Gebeliğin şahidi de, adı da gerillada buluşur. Bu buluşma, gerektirmez tanışmayı. O kadar bildik, o kadar tanıdık. Çünkü Beritan, yaşamla bağını göbekten kurmuştur ve şairin dediği gibi “Yaşamla bağını yitirenler şiir yazamaz”. Oysa Beritan, yaşamla göbekten kurduğu bağı şiir tadında yaşar. Geriye, yaşamın bu şiir tadını coşkun akışıyla yaşamak vardır. Ve Beritan, şiir tadında bir yaşamdır artık. Yaşamın yüreği kadar diridir. Yüreği ve dili olduğu yaşam toprağı ile buluşmuş, o toprakta yaşam olmuştur. Kendindeki zenginliği, buluştuğu toprağın zenginliğine ekmiştir. Zenginliğin buluşması bire on, bire yüz, bire binle ürün bolluğuna dönüşmüştür. Ve Abidin’in çizemediği mutluluğun tablosunu o, şiirleştirdiği yaşamını paylaşarak yakalamıştır. Mutluluk, paylaşmadaydı ve Beritan paylaşımın zirvesiydi. Yani mutluluğun…