
11 Eylül 2001’den itibaren Batı’da gelişen islamofobi akımlara, göçmen karşıtı ırkçı partilere siyasi malzeme sunuyorlar. Avrupa ve Amerika’da doğmuş binlerce ikinci ve üçüncü kuşak göçmen kökenli genç ise kapitalist modernitenin ekonomik krizi sonucu yükselen ırkçı, dışlayıcı politikalarından dolayı doğdukları ülkelere öfkeliler. Buna anne-babalarının ana vatanında sisteme alternatif olabilecek sosyal ve siyasal hareketlerin gelişmemesi de eklenince yönünü bulamayan, kimlik krizindeki bu kuşak radikal İslam’a yönleniyor.
İslam jeopolitiği
Gelişen medya ve sosyal iletişim ağları ve ucuz ulaşım imkanları diaspora ve anavatan arasında sınırları kaldırdı. Bu anlamda Müslüman ülkelerde yaşananların ulusötesi etkileri yoğun. İslam’ın siyasal ve coğrafi haritasına baktığımızda, kendini Müslüman sayan tek bir demokratik ülke yok günümüzde. Müslüman halklar monarşik, teolojik veya totaliter milliyetçi rejimler tarafından yönetiliyorlar. Şeriat yönetimini savunan, silahlı örgütler her ülkede mevcut. Hindistan, Endonezya, Pakistan, Afganistan, İran, Irak, Suriye, bütün Ortadoğu (Maşrek) ve Kuzey Afrika (Magreb), buradan daha Güney’e inildiğinde Afrika’nın Müslüman ülkelerinde radikal İslamcı örgütler uluslararası kamuoyuyla alay edercesine kendi soydaşlarına ve dindaşlarına zülmediyorlar.
Batılı modellerin maketi olarak kurulan Türkiye, Mısır, Cezayir, Tunus gibi sözde laik ülkelerde, uzun süre iktidarda kalan milliyetçi ve militarist iktidarların yerini ise İslam’dan esinlenen, liberal ekonomiyi ve kapitalizmi en vahşi haliyle savunan AKP ve Müslüman Kardeşler benzeri partiler iktidara geldiler. Fakat bu partiler ülkelerine istikrar getiremediler. “Arap baharı“ sonrasında diktatörlerin yerini siyasal, sosyal ve ekonomik krizler, iç savaşlar aldı. İslam’ı pazar ekonomisinin yerleşmesinde araç olarak kullanan bu müşterici iktidarlar, bir yandan popülist söylemle iç politikada Batı karşıtlığı yaparken, dış politikada Türkiye’de olduğu gibi kapitalist tüketim toplumuna yaranmacı siyaset yapıyorlar. Tarihin hiç bir döneminde son on yılda olduğu gibi Türkiye’de Batı karşıtı söylem şantaj malzemesi yapılmadı. Ama aynı oranda da ülke bir Batı pazarına dönüştü.
Milliyetçilik ve toplumsal mücadeleler
Bir soğuk savaş sonrası doktrini olarak 1950’lı yıllarda kemalizme kardeş olarak doğan baasçı Arap milliyetçisi örgütlerin yerini “soğuk savaşın” bitmesinden sonra siyasal İslam aldı. Toplumsal mücadelelerin yenilgiye uğradığı veya duraksadığı bu coğrafyada sınıfsal yapıları gereği sol ve devrimci eğilimlerde olması gereken sosyal hareketler İran, Suudi ve Türk milliyetçi-islamcı sentezleri arasında kaldılar. İran İslam devrimi destekli Şii İslam ve Sünni İslam kaynaklı Salafist veya Wahabi örgütler globalizm çağında totaliter rejimlere karşı mücadele başlattılar. Bunun etkileri sadece Ortadoğu ve diğer Müslüman çoğunluklu ülkelerde değil, aynı zamanda yaklaşık 20 milyon Müslüman kökenli göçmenin yaşadığı AB’de ile ABD’de ve diğer Batılı ülkelerde de görüldü. Ulusötesi hareketler kanalıyla Ortadoğu’da yaşananların diasporada sosyo-politik etkileri oldu.
Gerek Batı iktidarları gerekse İsrail’in Arap ve Müslüman ulusları Filistin meselesi üzerinden sürekli küçük düşürmesi, yeni kuşaklar arasında ciddi kimliksel ve aidiyet sorgulamalarına yol açtı. Kendi ülkelerinde refah, demokrasi ve adalet getirebilen başarılı ve karizmatik liderler bulamayan buhranlı Arap sokakları başka arayışlara girdiler. Sol partilere taban olabilecek yoksul gençlik “Che Guevara’larını“ google da ararken, Bin Ladin ve diğer “islamcı komutanların” izlerini buldular. Kaybedecek çok şeyi olan şehirli bunalımlı orta sınıflar ise önceleri İran eski Cumhurbaşkanı Ahmedi Necad ve Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’nın İsrail ve Batı karşıtı taktiksel popülist söylemini dinlediler. Arap sokaklarının sempatisini kazanmaya yönelik gelişen İran-Türk (Farsi-Şii ve Türk islamcı) popülist hegemonik retorik kaybedecek birşeyi olmayan yoksul kitleler üzerinde kısa sürede etki yaptıysa da stratejik bir siyasete dönüşmedi. Bu umutsuzluk da “Arap baharı” sonrası kitleleri bir süre sonra radikal islamcıların medyatik propagandalarının etki alanına taşıdı.
Bu aşamaya gelinmesinde Müslüman ülkelerdeki sol parti ve hareketlerin Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra, tek kutuplu globalizm karşısındaki bunalım ve bocalaması da önemli bir başka etken. Uzun yıllar SSCB Komünist Partisi’nin birer şubesi gibi çalışmanın ötesinde kendi ülkelerinin somut koşullarına göre siyaset geliştirmeyen bölgenin milliyetçi sol partileri nihayetinde 1989 Berlin duvarının yıkılmasından sonra marjinalleştiler. Bu yüzden Türkiye, İran, Mısır, Cezayır dibi çok nüfuslu bölge ülkeleri dahil, hiçbir ülkede Batılı anlamda bir sosyalist, ekolojik ve sosyal demokrat partiler, sendikalar ve sivil toplumcu hareketler gelişmedi. Varolan partiler Irak ve Suriye’de Baasçı Arap milliyetçiliğinin, Türkiye’de kemalist CHP örneklerinde olduğu bir “üçüncü dünyacı” milliyetçi-mağdur “anti emperyalist” popülist söylemin ötesinde siyaset geliştiremediler. Çok idealize ettikleri “ulusun babası, kurtarıcı”, yeni karizmatik liderler yaratamadıkları gibi dünyanın gelişimine ayak uydurmada da geç kaldılar. Bu durum bir süre sonra adeta yetim kitleler yarattı. Bu durum da onlari bir süre sonra milli sembollerden, nostaljik liderlerden medet ummaya itti. Tıpkı Türkiye’de kemalizmde olduğu gibi, diğer Müslüman ülkelerde de muhalefet Baasizm, Nasırizm benzeri milliyetçi ve militarist ideolojilere nostaljik şekilde yeniden sarıldı. Bu anlamda, Türkiye örneğinde AKP siyasetinin kemalizmi hortlattığı sonucuna varabiliriz.
Jakoben ulus devlet krizi
Maşrek ve Magreb’de iki devlet modeli mevcut (İran hariç). Bunlar Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra İngilizler’in desteğiyle kurulan Monarşiler (S. Arabistan, Irak, Ürdün, Fas ve Körfez emirlikleri vs.) ile Fransa’nin üniter devlet modeline göre yapılanan Tunus, Libya (İtalya sömürgesi), Cezayir, Mısır ve Türkiye. İngiliz liberal ekonomisi ve monarşisini model alan ülkeler 1950’lerden sonra, petrolün önce İran ardından diğer üretici ülkeler tarafından millileştirilmesiyle, bölge üzerindeki hegemonik ağırlık İngiltere’den ABD’ye geçti. Washington enerji ve petrol güvenliği için buralarda oluşturduğu yönetimlere her türlü desteği vermek koşuluyla başta Körfez ülkeleri ve Arap yarımadası olmak üzere ekonomik güvenliği garantiledi ve böylece buradaki statükoyu korudu. Buna karşın, Fransa’nın hegemonyasında olan veya Jakoben üniter devlet modeliyle yönetilen ülkelerde krizler, askeri darbeler ve iç savaşlar sürekli yaşandı. Batı modernitesi adına kitlelere yukarıdan dayatılan bu değişim sürekli ters tepti.
Türkiye, Cezayir, Suriye, Mısır, Tunus gibi ülkelerde milli, kurucu ordu ve onun etrafındaki Batıcı elitlerin dayattığı maket model sürekli askeri darbe, siyasal, ekonomik ve sosyal bunalımlar getirdi. Batı hayranlığı başta da bölgenin en köklü devlet geleneği olan çok eski uygarlıklara beşiklik etmiş İran’ı vurdu. Şah’ın Mustafa Kemal’den esinlenen ABD hayranlığı başta “Bazariler” olmak üzere orta sınıf esnafları, ardından da “zincirlerinden başka kaybedecek birşeyi olmayan” yoksulları Ayetullah Humeyni’nin peşine taktı. Ardından özellikle Filistin-İsrail savaşı endeksli bölgesel çatışma ve kriz yayıldı.
Diasporanın yakıcı kimlikleri
Ortadoğu ve Müslüman çoğunluklu ülkelerde yaşananlar, sömürgecilik sonrası siyasal-ekonomik krizlerden kaynaklı olarak 1960’li yıllardan itibaren Avrupa’ya yoğun bir göç taşıdı. Günümüzde yaklaşık 20 milyon Müslüman Avrupa’da yaşıyor. Üçüncü kuşak yaşamın her alanında belirgin. 11 Eylül 2001 olayı Samuel Huntington’nun tezlerini adeta doğrularcasına kültürler arasında önce kırılma ardından da emperyalistlerin eliyle çatışma zemini yarattı.
Paris, Londra, Berlin, Madrid, Amsterdam’da doğmuş binlerce memnuniyetsiz genç yaşadıkları ülkelerin değerlerini sorgulamaya başladılar. Özellikle sosyal ve ekonomik yaşamda başarılı olamayan genç kuşaklar ırkçılık, yabancı düşmanlığının da etkisiyle doğdukları ülkelere tepki göstermeye başladılar. Bu tepkisel durum onları kökenlerini araştırmaya ve anne-babalarının vatanlarına özlem duymaya yönlendiriyor. Kendi bireysel mağduriyetlerini ana-babalarının vatanlarının içinde bulunduğu mağduriyet, yoksullukla ilintilendiriyorlar. Avrupa’daki ezilmişlikleriyle Müslüman ülkelerdeki adaletsizlik, yoksulluk arasında ortak sebepler arayışına giriyorlar. Bu durum genç kuşakları bir süre sonra kimliksel içine kapanmaya ve aidiyet arayışlarına itiyor. Önceleri Balkanlar (Bosna), ardından Afganistan ve Irak, bugün Suriye’de yaşananlar üzerinden Müslüman kökenli diasporadaki genç kitlelerin aidiyet alanına dönüşüyor.
Avrupa’nın güvenlik kaygısı
Kendi vatandaşlarının Afganistan, Irak, Suriye’ye giderek radikal islamcı örgütlere katılmalarına Avrupalı yöneticiler şaşkın. Konu sosyal bilimciler için yeni bir laboratuar teşkil ederken, siyasetçiler sadece güvenlik boyutu ile ilgileniyorlar. 2 Haziran 2014 tarihli L’Express (Fransa) dergisinin istihbarat kurumlarına dayandırdığı verilerine göre 2000’den fazla Avrupa doğumlu genç sadece Suriye’de radikal islamcı örgütlerde yer alıyor. Dergi bu rakamın başta Fransa (700 kişi) olmak üzere Almanya, İngiltere, Hollanda, İtalya, İspanya, Danimarka, İsveç olarak sıralıyor. İstihbarat raporları gençlerin örgütlü kanallarla Türkiye üzerinden Suriye ve oradan da Irak’a götürüldüklerini ve Irak-Şam İslam devleti (IŞİD) ile El Nusra’ya katıldıklarını belirtiyorlar. Her iki örgüt de Birleşmiş Milletler ve birçok AB ülkesi tarafından terörist kabul ediliyor.
Kendi vatandaşlarının doğdukları ülkelerin modern kentlerini, okullarını, renkli yaşamını bırakıp dini idealler uğruna ölmeye ve öldürmeye gidiş sebepleri siyasetçilerin ajandalarında henüz yer almıyor. Siyasetçileri ilgilendiren, güvenlik konusu: gençlerin gittikleri ülkelerde eğitim alıp tekrar Avrupa’ya dönmeleri. El-Kaide ve bu örgütün Suriye kolu El-Nusra’da eğitilen gençlerin Avrupa ve Amerika’ya döndükten sonra Batı modernitesine ve sistemlerine duydukları kinle her türlü eylemi yapabileceklerinden kaygı duyuyorlar. Bu kişilerin birçoğunun çifte veya AB vatandaşı olmaları, serbest dolaşım haklarının olması, Batı kültür, yaşam biçimini bilmeleri devletleri daha da kaygılandırıyor. Bu yüzden göçmen ve vatandaşlık yasaları giderek katılaştırılıyor, sağ partiler göçmen karşıtlığı üzerinden güçleniyorlar.
Kim bu gençler?
Yapılan araştırmalar radikal islamcı örgütlerin ağına takılan gençlerin birçoğunun Avrupa’da sosyal ve ekonomik sorunlar yaşayan kişilerden oluşuyor. Yaş ortalamaları (L’Opinion, 3 Haz. 2014) 20 ile 35 arasında değişen bu erkeklerin çoğu okulda, mesleki eğitimde başarısızlığa uğramış, göçmen statüsünden dolayı yaşadığı ülkede askerlik yapmamış, sistem tarafından dışlanmış bireyler. Daha çok ikinci ve üçüncü kuşak Magrebli (Kuzey Afrika) başta olmak üzere, Pakistanlı, Türk, Suriyeli, Lübnanlı ve Kürt gençlerin sayısı belirgin. Suriye’ye gidenler arasında sayıları az olmakla beraber kadınlar da mevcut. Londra, Paris, Rotterdam, Madrid, Berlin, Göteburg gibi kentlerin varoşlarında yaşıyorlar. Genellikle Selafist, El Kaideci ideolojiden etkileniyorlar ve bu düşüncede bir iktidarı anavatanlarına yerleştirebileceklerini veya şeriatla ülkelerini refaha kavuşturabileceklerine inanıyorlar. Fakat bu tesbit genel bir doğruyu teşkil etmiyor.
Radikal islamcı örgütlere katılanların arasında Avrupalı olup sonradan Müslüman olanlar da bulunuyor. Avrupa Birliği için araştırma yapan Stratejik Araştırmalar Vakfı (Amsterdam) geçtiğimiz Mayıs ayında Fas’in Tanger kentinde düzenlenen “Avrupa’da cihadizm ve sonuçlari”, konulu “Tanger-Amsterdam” ikinci konferansı verilerini yayınladı: “Radikal islamcı savaşçıların yüzde 5 ile 10’u Avrupa’da iyi entegre olmuş ailelerin, okul ve mesleki yaşamlarında başarılı gençlerden oluşuyor. Yüzde 20’si kriminal suçlara bulaşmış gençler. Az bir kesim ise psikolojik hassasiyetler taşıyor.” Araştırmacılar gençlerin Suriye’de ‘cihatçı savaşa’ gitmelerini ise birçok sebebe bağlıyorlar: “yoksulluk, haksızlık duygusu, Filistinliler’e uygulanan adaletsizlik, Batı modernitesi karşısındaki zayıflıktan kaynaklı sisteme duyulan kin, entegre olamamanın hırçınlığı, Esad rejiminin devrilmesine katkıda bulunma arzusu ve macera düşkünlüğü…”
‘Şeyh Google’ ve ‘Ebu facebook’
Batı’da ve sosyal medyada yapılan propagandanın gençlerin radikal islamcı örgütlere katılmalarına yardımcı oluyor. Birçok genç de özellikle Suriye’de ‘cihada gitmeyi’ bir deneyim olarak görüyor. Afganistan uzak olduğundan dolayı Türkiye üzerinden Suriye’yi tercih ediyorlar. 1990’lı ve 2000’lerin başında siyasal islamcı örgütler eski savaşçılar ‘gazi’ veya karizmatik liderleri propaganda ve eleman toplamak amacıyla kullanırken, son yıllarda daha çok cybernetik kanallar kullanılıyor. Avrupa varoşlarıdaki sempatizan gençliğin kullandığı mizahi jargonla “Şeyh Google” ve “Ebu facebook”. Sosyal medyaların propaganda ve örgütlenmede bu kadar etkili olması, harekete geçirici temel etkeninin dinden öte kimlik ve aidiyet arayışı olduğu şeklinde yorumlanabilinir.
Konu Birleşmiş Milletleri de ilgilendiriyor artık. Geçtiğimiz 17 Mayıs günü Cenevre’de Uluslararası Barış, Adalet ve İnsan Hakları Enstitüsü tarafından düzenlenen, “Gençlik ve radikalleşme karşısında devletler ve aile” konulu konferansa katılan Dominique Bons isimli Fransız bir anne iki oğlunun Suriye’e radikal islamcılar için çarpışırken öldüklerini belirtirken bundan Batılı devletleri sorumlu tutuyor. “Oğlum idealistti. Yardım etmeye gitti. Bilmem hangi internet sitesi üzerinden ikna edildi. O bir mağdurdu, terörist değil. Oğlumun bedeni bir top mermisi olarak kullanıldı.” (24 Heures, 16 Mayıs 2014). Batılı uzmanlar, IŞİD’in Irak’ta özellikle Bağdat üzerine yürümelerinin Avrupa’da yeni katılımcı dalgalara yol açabileceğini tahmin ediyorlar. Cenevre Barış Enstitüsü’nden İmen Ajala göre, genç cihatçıların aslında bir çeşit paralı asker olduklarını yaş ortalamalarının 17-34 arasında değiştiğini ve bunların arasında çocuk yaştakiler, kadınlar ve hatta genç çiftler bulunduğunu belirtiyor.
Sonuçlar
Sonuç itibariyle, bugün Suriye’de IŞİD ve El-Nusra, Afganistan’da ve Afrika’nın bazı ülkelerinde El Kaide eğilimli örgütlerin güçlenmesinin sebeplerini Müslüman ülkelerin içinde bulunduğu asırlık siyasal ve yapisal krizler ile emperyalist güçlerin hegemonya siyasetine bağlayabiliriz. Diasporanın bundan bu kadar kısa sürede ve yakıcı şekilde etkilenmesi iletişim ve ulaşım imkanlarının gelişmesine yani globalizmin bir sonucudur. Buna göç alan Batılı devletlerin ayırımcı, dıştalayıcı entegrasyon politikalarının da önemli etkisi var.
Ulus devletlerini kurduktan sonra sömürgecilik sonrası demokratik sistemler kuramayan, İslamın teolojik doktrini ile Batı’nın laik kapitalist modernitesi arasında bocalayan Müslüman egemen devletler kuruluşlarından yaklaşık bir asır sonra bile ne kendi modellerini geliştirebildiler ne de model aldıkları Batı demokrasilerini özümseyebildiler. Ülkeleri kuran siyasi-askeri erk ile halk üzerinde sürekli etkili olan dini zümreler arasında Batı demokrasilerindeki gibi bir rasyonel uzlaşma sağlanamadı. Bu asırlık çatışma internet ve medyalar çağında ulusötesi politikalar sayesinde her yere yayıldı. İnanç, kültür, aidiyet bileşkesi Amin Maalouf’un deyimiyle “Ölümcül Kimlikler” 21. yüzyılın başından beri tarihe yön vermeye başladılar. Bu bunalımlı ve krizler sürecine özellikle Arap ve Müslüman ülkeler hazırlıksız yakalandılar. Kapitalizmi anlamadan tüketim toplumun ve değerlerini tanımak ve onunla yaşamak zorunda bırakılan kitlelerin bunalımı siyasi yönetimlere yakıcı şekilde yansıyor.
Bugün rüşvet, şiddet, eşitsizlik, adaletsizlik en barbarca şekliyle Arap ve Müslüman ülkelerde yaşanıyor. Müslüman yöneticiler ve hatta aydınlarının elinde kendi halklarına sunabilecekleri bir şey kalmamış. Bu yüzden de Türkiye, İran ve Suudi Arabistan başta olmak üzere siyasi liderler ve onları destekleyen bazı aydınlar, dünyaya ve kendi halklarına Filistin üzerinden vicdan, modernite karşıtlığı adına sadece ahlak dersleri veriyorlar. Ahlakçılıktan başka insanlığa verebilecekleri kalmamış bu siyasi liderler ve radikal islamcılar kendi halklarını ve Müslüman ülkeleri barbarlığın hüküm sürdüğü karanlığa sürüklüyorlar. Bu anlamda öyle görünüyor ki Tanrı insanlığa yeni bir elçi gönderseydi, herhalde bunu yine Ortadoğu’ya, Müslümanlar’a yollardı.
İHSAN KURT / Lozan Üniversitesi, Kamu Yönetimi Enstitüsü (IDHEAP)