Alman kamuoyunun bir süredir güvenirliliğini tartıştığı Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff, geçen hafta istifa etmek zorunda kaldı.
Aralık ayında Wulff’un, Aşağı Saksonya Eyaleti Başbakanı olduğu sırada ev almak amacıyla yakını bir işadamından aldığı düşük faizli krediyi bildirmediği ortaya çıkmıştı.
Olayın duyulmasıyla birlikte güvenirliliği yara almış, itibarı sarsılmıştı. Ne var ki Wulff o günlerde, „bir yıl sonra bütün bunlar unutulacak“ açıklamasını yapmış ve asıl yapması gerekeni yapmamış, ‘istifa’ taleplerine kulak asmamıştı.
Wullf, ‘unutulur’ demişti ama, etik duyarlılık açısından dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olan Almanya’nın iç dinamikleri skandalın unutulmasına izin vermedi.
Unutmak bir yana konu gündemden hiç düşmedi. Basın olayın üzerine gitti. Wulff’un geçmişi ve akçeli ilişkileri didik didik edildi. Nihayetinde de istifa ettirildi.
Alman Cumhurbaşkanı istifasına gerekçe olarak „halkın desteğini (güveni) kaybetmiş“ olmayı gösterdi.
Aldığı krediyle ilgili sorulara doğru yanıt vermemişti. Üstüne üstlük de skandalı ortaya çıkaran gazeteyi (Bild) tehdit etmişti. Böylece skandala deyim yerindeyse tüy dikmişti.
Gelişmeler üzerine Aşağı Saksonya Savcılığı harekete geçti.
Savcılık, cumhurbaşkanının dokunulmazlığının kaldırılması amacıyla Federal Parlamento’ya müracaat etti.
Parlamento Dokunulmazlık Komisyonu konuyla ilgili olarak olumlu görüş bildirdi ve Wulff’un istifası kaçınılmaz hale geldi. Aksi durumda rencide edilerek oradan indirilecekti.
Dediğim gibi; Almanya etik duyarlılığın yüksek olduğu ülkelerin başında geliyor.
Etik anlayışının felsefi kökenleri eski Yunan uygarlığına kadar uzansa da, Alman felsefesi bunu geliştirmiş, bir değer olarak yüceltmiştir. Alman toplumu da filozoflarının katkılarıyla bu değerleri özümsemiştir.
Alman halkının siyasetin yozlaşması ve etik değerlerin çıkarlar uğruna ayaklar altına alınması tehlikesine karşı gösterdiği yüksek duyarlılık asıl buradan; felsefi aydınlanmasından gelmektedir.
Etik yönlendirmeler aşağıdan yukarıya doğru bu birikim sayesinde hayata geçmektedir.
Alman toplum bilimcisi Max Weber de bu birikimi siyasi hayatın düzenlenmesine yönlendirmiş ve siyasi sorumluluk etiğini geliştirip güçlendirmiştir.
Weber’e göre bir siyasetçi şu üç temel özelliği gözetmelidir:
Bir, güvenilir olmalıdır; iki, yüksek sorumluluk duygusuna sahip olmadır ve üç, topluma hizmet tutkusuyla yanıp tutuşmalıdır.
Alman toplumunun siyasetçisinde aradığı temel özellikler bunlardır. Cumhurbaşkanı Wulff, birinci özelliği yitirdiği; kendisine duyulan güven zedelendiği için istifa etmek zorunda kaldı.
Almanya şimdi yeni Cumhurbaşkanı adaylarını tartışıyor.
Türkiye’de ise Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Almanya’nın tam tersi bir durum yaşanıyor. Türkiye’de adı yolsuzluğa bulaşmış, şaibeli siyasetçinin önü açılıyor.
Türkiye’de siyasetçi çalıp çırptıkça yükseliyor. Ülkede özgür basın baskı altına alındığı, egemen medya ise yolsuzluklardan pay aldığı için talanın ve vurgunun üzerine giden olmuyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan’la ilgili iddialar bunun son örneğini oluşturuyor!
AKP iktidarı öncesi babasından cep harçlığı alan oğlu kısa sürede gemi sahibi oldu ancak, nasıl olduğu bilinmiyor. Aile ve AKP çevresi kamuoyuyla alay edercesine geminin ‘öğrenci bursuyla alındığını’ söylüyor!
WikiLeaks belgeleri ise Erdoğan’ın İsviçre bankalarında 8 milyon Dolar kişisel servetin olduğunu iddia ediyor! Bunun da üzerine giden olmuyor.
Aynı şekilde Deniz Feneri Davası’nda Türkiye’nin başbakanına ‘elden para verildiği’ tutanaklara geçiyor ve bundan da bir şey çıkmıyor. Son olarak Kamu İhale Kurumu’ndaki yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkmış fakat, dönüp bakan olmuyor.
Kimse ilgilenmiyor çünkü, Türkiye siyaseti ve toplumu için ‘etik değerler’ pek bir anlam ifade etmiyor. Tersi söz konusu olduğu için de olayın peşine düşen gazeteci işinden ediliyor, savcı görevden el çektiriliyor.
Türkiye’de toplumu birarada tutan ahlaki değerler erozyona uğradığı ve ülkede hukuk değil, çetecilik geçerli olduğu için skandalı yaratan değil, ortaya çıkaran mağdur oluyor!
Öte yandan etik değerleri bu kadar çok önemseyen Almanya’da Kürt siyasetçisi Muzaffer Ayata’ya getirilen ‘siyaset yasağını’ da unutmamak gerekiyor. Ayata’nın toplantılara katılması, konuşması ve yazması mahkeme kararıyla yasaklanmış bulunuyor.
Herşeyden önce Nazi kalıntısı ve özgür düşünce düşmanı bu kararı Alman devletinin bir utancı olarak görmek ve teşhir etmek gerekiyor.
Basın, Federal Parlamento ve Alman Pen Kulübü başta olmak üzere kararı ülkenin dört bir yanına ulaştırmak ve kamuoyu vicdanını ayaklandırmak görevi önümüzde duruyor!
Bugün Alman toplumunun etik prensiplerini korumasının yolu Ayata’ya sahip çıkmasından geçiyor.
Bizim bu gerçeği döne döne anlatmamız ve her vesileyle hatırlatmamız gerekiyor!
Siyasi ahlak sorunu