
TUÐÇE M. YILMAZ
“Kendine acıma? Elbette.
Kindarlık. Evet, o da mevcut.
Ama utanç yok. Utanç bitti.”
Geçtiğimiz günlerde bir LGBTİ+ aktivistinin videosuna denk geldim. Videoda şöyle diyordu: “Erkekler sosyal yaşama uygun değil. Heteroseksüelleri kahvede, eşcinselleri barda, pskikopatları da orduda sosyalleşiyor.” Bugüne dek çoğu feminist kuram kitabında arasanız dahi bulamayacağınız bir tanımlama aslında bu. Zaten cümleyi kuranı da diğerlerinden farklı kılan, büyük laflara gerek duymadan en doğru tanımlamalardan bazılarını yapması ve zaten iyi ifade edilen bir deneyim aktarımı; etraflıca bir kuram kitabından yeğdir çoğu zaman.
“Utanç Bitti”yi dört-beş yıl önce okumuştum ve aslında başta, kitabın arka kapağında yer alan cümleler dikkatimi çekmişti. Ama en azından bugün, “Utanç Bitti”yi tekrar okuduğumda Anja Meulenbelt’in demek istediklerini daha iyi anlıyorum. Arka kapakta şöyle diyordu: “Meulenbelt bu kitapta erkek egemen toplumun kendisine dayattığı rollerden kurtulma hikâyesini kişisel, içten ve cesur bir dille anlatıyor. Feminizmden değil, onun nasıl yaşandığından söz ediyor. Kullandığımız dilin kadınları ifade edemeyecek kadar eril özelliklerine, kadınların parçalanmış kimliklerle yaşamak durumunda kaldığına dikkat çekiyor.” Elime aldığım kitabın türü için roman deniyordu; ama kitapta bir deneyim aktarılıyordu ve bu aslında, çoğu kadının hikâyesiydi. Çünkü farklı farklı deneyimlerimiz aslında bir o kadar da ortaktı.
Aforoz edilen feminist: Anja Meulenbelt
Anja Meulenbelt, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1945 yılında, Utrech’te doğdu. On altı yaşında hamile kaldı ve ardından da evlenmek zorunda kaldı. Okuluna devam edemedi. Oğlu doğduktan üç yıl sonra ise kocasından boşandı. Boşandığında henüz on dokuz yaşındaydı. Sonra yeniden okula döndü ve sosyal bilimlerde eğitimine devam etti. Meulenbelt, İkinci Dalga Feminizm’in görkemli döneminde, 70’li yıllarda Hollanda’da aktif bir örgütlenme süreci yürüttü. Bilinç yükseltme çalışmalarına katıldı, bağımsız özdeneyim gruplarında yer aldı. Yazmaya ise diğer kadınlara aktarmak istediği deneyimlerini yazarak başladı. Sonra ilk kitabı “Utanç Bitti” yayımlandı ve kitap feminist gruplar başta olmak üzere birçok çevrede büyük yankı uyandırdı. Sekiz dile çevrildi ve dünya çapında bir üne kavuştu.
Kendini, bedenini sevmek
Meulenbelt, sözün hükmünden ziyade deneyimin gerçekliğine inanıyordu. Kitaplarımı yazma sürecimden daha hızlı yaşıyorum, diyordu, onu eleştirenlere. Kemikleşmiş bir politika, çizilen sınırların içerisine sıkışmak zorunda kalan bir yaşam çok da gerçekleştirilebilecek şeyler değildi ona göre. Toplantıda alınan kararla veya bir kuram kitabında geçen cümleyle işlemiyordu bazen de. Ona göre bir akış vardı ve bir de uyulması gereken kurallar.
Meulenbelt, ona çizilen sınırlara sıkışıp kalmadı. Çoğu zaman feminist çevrelerce aforoz dahi edildi. “Utanç Bitti”nin devamı addedilen romanı “Gündelik Mutluluğa Alışma”da bu aforoz edilişlerden bir örnek var. Daha önce bir kadınla birlikte olan Anja, uzun zaman sonra yeniden bir erkekle beraber ve üstelik adamın çocuğu var!
Peki o güne dek lezbiyen-feminist bir yol gösterici gibi görülen Anja bunu nasıl yapmıştı? Onu evli ve çocuklu gören kadınlar da buna bir anlam veremediği için en azından kamp alanında, Anja’ya selam vermekten imtina ederek sorunu çözmüşlerdi. Anja ise sadece, bu sefer de bir erkeğe aşık olmuştu. Bu durum bazı kesimlerce “harekete ihanet” olarak tanımlandı, Anja’nın cevabı ise “hareketin malı” olmadığını söylemek oldu. Hiçbir zaman feminizmle ilgili büyük laflar etmedi, iddialarda bulunmadı. Yaşamını kendine göre kurmak istedi ve aslında çoğu zaman özenli oldu. Kemikleşmiş bir politik duruş, onun da söylediği gibi, mümkün değildi. Hem zaten, kadınlara en çok iddiasız konuşmayı, büyük laflar etmemeyi, feminizmi okumayı değil yaşamayı, feministlerin de kıskanç olabileceğini ve bundan utanılmaması gerektiğini ama en çok; utançlarından kurtulan, kendini, bedenini seven kadınlar olmamızı öğütlüyordu ve bu haliyle çok gerçekti.
Ortak deneyimler ya da hepimiz deli miyiz?
“Ve bir anda kuralları daha iyi anlıyorum. El altında bulunmak, ama bir şey talep etmemek için nasıl adım adım eğitildiğimizi. Sevgi üzerine konuşmamanın; ama bu arada konuşmadan sevgiyi aktarmanın bize nasıl öğretildiğini anlıyorum. Bize bunu yapmalarına nasıl izin veriyoruz, diye soruyorum aklım karışmış. Daha iyi bir fikrin var mı, diye soruyor Ellis. Deli değiliz, diyorum. Ya da hepimiz birden deliyiz.”