Ağzımından çıkanı kulağımız duymalı.
Ne diyoruz?
“İç savaş tehlikesi büyüyor.”
Başka?
“Rejim faşizme dönüştü, dönüşüyor.”
O halde?
Hep beraber diyoruz ki, “daha çok mücadele etmeliyiz…”
Etmeliyiz.
Ama etmeliyiz dediğinde “daha çok mücadele etmiş” olmuyorsun.
Avara kasnak gibi, günde üç kere “Tünel-Galatasaray” arasında koşturabiliriz. Ama bunlar ne “savaşa”, ne de “faşizme” çare olmaz. Büyük düşünen taktik planlara ihtiyaç var.
Ülkenin siyasi ve içtimai durumu “eşitsiz” gelişti. Vaktiyle devrimci sürecin merkezi olan Batı metropollerinde durgunluk, bazı kıpırdanma belirtilerine rağmen aşılamadı. Devrimci sürecin merkezi Kürdistan’a kaymış. Orada her biri birer “Paris komününü” andıran direniş destanları yazılıyor. Buna karşılık, Artvin’de “ekolojik serhildan” ile Kürdistan serhildanı bir türlü birleştirilemiyor. Sebebin başı “ortak örgütten yoksunluk.” HDP ne yazık ki Türkiyelileşmenin başında. CHP, tam “Ata’nın resmini indirme komplosunu” aşacakken, şimdi AKP’yi “masayı devirdiği için” değil, “PKK terör örgütüne yardım yataklık ettiği için” suçlayan bir çıkmaz yola girdi. Bu olumsuzlukların aşılması gerekiyor.
Cemreler havaya, toprağa düştü. Suya ha düştü düşecek. Bahar yakın. Newroz rüzgarı esiyor. Gerçi bu rüzgar Cizre’de, Sur’da kan kokuyor. Ama yine de Newroz umut demek. İyimserlik demek. Mücadele demek.
O halde olumsuzlukları aşmanın yolu, “inadına direniş.”
Ama siyasi mücadelenin bir kuralı var: “Sokak siyasetinde ne kadar direngensen, Parlamento siyasetinde o kadar esnek olacaksın.”
Bu kural bir başka ifadeyle şöyledir “Sokakta kavga edemeyen parlamentoda bağırır, sokakta kavga edebilen, parlamentoda konuşur.” Güçsüzlük “sekterliğin” kaynağıdır. Güçlü olan, kendi gücüne güvenen en riskli “uzlaşmalara”, “diyaloglara”, “anlaşmalara”, “ittifaklara”, “koalisyonlara” girmekten korkmaz. Sen eğer “bir kesme şeker” kadar isen, “bir damla suda eririm” diye korkarsın. Haklısın da. Ama sen tuz gölü isen erimezsin...
Cemil Bayık’ın geçen gün, Arınç-Gül ekibiyle ilgili sorulan bir soruya verdiği cevabı okuyunca bunları düşündüm. Önce okuyalım:
“AKP’de şimdi kuruluş felsefesine sahip çıkan bir ekip var. O ekip Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu’nun yürüttüğü politikaları doğru bulmuyor. O ekip kuruluş felsefesine dönmek istiyor. Eğer bu ekip demokratik değerlere sahip çıkar, askeri faşist politikalardan vazgeçerse biz bu çabaları destekleriz. Çünkü Erdoğan ve ekibi Türkiye’yi Suriyelileştiriyor ve Iraklılaştırıyor. AKP içindeki eğilim Erdoğan ve Davutoğlu’nun bu politikasına dur derse kendileri için de Türkiye için de olumlu olur.”
Türkiye’nin temel meselesi “barış için muhatapsızlık” ve “demokrasi için alternatifsizlik”. Bayık bu soruna yanıt arıyor.
Şaşırtıcı olan şu: Silahlılar, sivillerimize göre, “parlamenter siyaseti” çok daha iyi biliyor.
Devrimci alternatif ileride duruyor. Doğru. Oraya doğru yürümeliyiz, bu da doğru. Ama eğer şu andaki AKP-Saray diktatörlüğü amaçlarına ulaştığında, “oraya doğru yürümemizin” çok daha zor, çok daha ağır bedellere mal olacağı açıksa, onu “bugünden” durdurmak için “geçici bir alternatife” ihtiyaç olduğu da doğrudur.
İleride değil, şu anda varolan TBMM’den, acilen “tek şef faşizmine ya da darbe faşizmine gidişi” durdurmak için ne yapmalı?
Örneğin CHP ve HDP, hep birlikte, AKP’li vekillere çağrıda bulunmalı: “Felakete gidiyoruz, elini kana bulamayan, hırsızlık yapmayan AKP’liler Erdoğan ve Davutoğlu’ndan ayrılmalı, Cemaat’in KCK soykırımına ortak olmamış mensupları, muhalefetle ‘savaşa ve faşizme karşı koalisyon’ içinde birleşmeli…”
Elbette “çağrı” yaparak “koalisyon” gerçekleşmez.
O “çağrı” milyonlar sokakta zorbalıkla dişe diş mücadele ediyorsa anlam kazanır.
Ya halkın gücü TBMM’yi yeni bir “muhatabın ve yeni bir siyasi alternatifin çıkmasına zorlayacak, ya da Fırat’ın Batısı faşizme teslim olacak, Doğusu ise 40 yıldır yürüdüğü yolda yürümeye devam edecek…
Evet. Ağzımızdan çıkanı kulağımız duyuyorsa, “savaş iç savaşa, despotluk faşizme” dönüşüyor diyorsak, “sokakta uzlaşmaz direniş”, “siyasette esneklik” şart.