SAMİR AMİN

Manifesto, uzun uygarlık tarihi boyunca eşi benzeri olmayan kapitalist modernitenin zaferine ve esinlediği dinamizme yazılmış bir ilahidir. Fakat aynı zamanda, Marks’ın her zaman kavradığı ve bize hatırlattığı gibi mekanizması kaos üretiminden başka bir şey olmayan sistemin son şarkısıdır.

Gelişmiş Batı’da işçi sınıfının devrimci gelenekleri terk ederek geri çekilmesi hususuna, kapitalizmin emperyalist yayılmasının yıkıcı etkilerine ve emperyal toplumların bir bütün olarak (yalnızca burjuvazi değil) hâkim konumlarından elde ettikleri faydanın altını çizerek yaklaştım. Bu yüzden Ekim Devrimi’nin evrensel önemi üzerine okumamda bir bölümün tamamını, Avrupa işçi sınıfının tarihi görevinden vazgeçmesine ve Luksemburg’un ifadelerine yol açan gelişmelerin analizine ayırmanın gerekli olduğuna kanaat getrirdim. October 1917 Revolution isimli kitabımın dördüncü bölümünü kast ediyorum.

Dolayısıyla, sosyalist ya da komünist değişimin uzun yolunda atılacak devrimci adımlar hiç şüphe yok ki yalnızca dünya sisteminin çevresinden; tam da kapitalist küreselleşmeye dahil olarak “yetişmenin” mümkün olmadığını anlayan ve bu yüzden başka bir şey yapılmalı, yani sosyalist doğaya geçiş yolundan gidilmeli diyen ilericilerin bulunduğu ülkelerde başlayacak. Lenin ve Mao bu kanaati, çağımızın artık burjuva devrimleri çağı olmadığını bunun yerine sosyalist devrimler çağı olduğunu ilan ederek ifade etmişlerdi.

Varılan bu sonuç bir başkasını gerektiriyor: Sosyalizme geçiş tek bir ülkede olacak ve ayrıca dünya emperyalizminin karşı saldırılarından ölümcül bir şekilde yalıtılacak. Seçenek yok; eşzamanlı bir dünya devrimi olmayacak. Böylece, bu yolu tutan halklar ve devletler iki büyük sorunla karşı karşıya kalacak: (1) Emperyalist kuvvetler tarafından yürütülen daimi bir savaşa (sıcak ya da soğuk) direnme; ve (2) sosyalizme doğru giden yeni yolda ilerlerken köylü çoğunluğu bu yola başarılı bir şekilde dahil etme. Ne Manifesto, ne de sonrasında Marks ve Engels bu sorulara dair bir şey söyleyecek konumdaydı; onların yerine bunu yapma sorumluluğu şu an yaşayan Marksizmin omuzları üzerindedir.

Bu düşünceler beni Marks ve Engels’in Manifesto’da köylülere ilişkin geliştirdikleri görüşleri değerlendirmeye itiyor. Marks kendisini, Avrupa’nın henüz tamamlanmamış burjuva devrimlerinin zamanı olan kendi zamanı içinde konumlandırıyor. Bu bağlamda Manifesto şuna işaret ediyor: “Demek ki proleterler bu aşamada kendi düşmanlarına karşı değil, düşmanlarının düşmanlarına karşı, mutlak monarşinin kalıntılarına, toprak sahiplerine… böylece elde edilen her zafer burjuvazinin zaferi olur.” 11

Birinci Enternasyonal ilk kadro okulu

Fakat burjuva devrimi, özellikle Fransa örneğinin gösterdiği gibi, köylülere toprak verdi. Böylece, köylülük büyük çoğunlukla, özel mülkiyetin kutsal karakterini savunanların kampına geçerek burjuvazinin müttefiki ve işçi sınıfının düşmanı haline geliyor.

Şu var ki, sosyalist dönüşümün ağırlık merkezi egemen emperyalist merkezlerden, boyunduruk altına alınmış çevreye göç edince köylü sorunu radikal bir değişikliğe uğrar. Halen daha, büyük köylü çoğunluğa sahip toplum koşullarında ve sosyalist öncüler bu çoğunluğu emperyalist kapitalizme karşı savaşan bloğa dahil edebilecek stratejileri uygulayabildikleri sürece devrimci atılımlar mümkün hale gelir.

Marx ve Engels, “her çağın hakim fikirleri her zaman hakim sınıfların fikirleri” 12 olduğu için, Manifestoda da sonraki yazılarında da emekçi sınıfların kendiliğinden bir devrimci potansiyele sahip olduklarını asla düşünmediler. Bu gerçekten dolayı işçiler de diğerleri gibi kapitalist toplumun işleyişinde köşe taşı olan rekabet ideolojisine taraftardırlar ve böylece “proleterlerin bir sınıf olarak ve bunun sonucunda da bir siyasi parti olarak örgütlenmeleri kendi aralarındaki rekabet yüzünden sürekli sekteye uğrar.” 13

Sonuç olarak, proletaryanın kendinde sınıftan kendi için sınıfa dönüşmesi için komünist bir öncünün müdahalesine gereksinim vardır: “Komünistler… bir yanda bütün ülkelerin işçi partilerinin en kararlı en ilerici parçasıdırlar; öte yandan teorik açıdan proletaryanın geri kalan kitlesi karşısında proletarya hareketinin koşullarını, seyrini ve nihai genel sonuçlarını kavrama üstünlüğüne sahiptirler.” 14

Öncülerin kaçınılmaz rolünün tasdiki Marks’ın tek partiden yana olduğu anlamına gelmez. Manifesto’da; “Komünistler öteki işçi sınıfı partilerine karşı ayrı bir parti kurmazlar. İşçi sınıfı hareketine şekil vermek ve onu bir kalıba sokmak için sekter ilkeler ortaya koymazlar” diye yazar.15

Ve sonrasında, İşçi Enternasyonalinin nasıl olması gerektiği konusunda Marks, reel halk ve işçi kitlesinden beslenen tüm düşünce ve eylem akımlarıyla, tüm partilerle bütünleşilmesi gerektiğini düşündü. Birinci Enternasyonal üye olarak Fransız Blankistlerini, Alman Lasalcıları, İngiliz Sendikalistlerini, Proudhon’u, anarşistleri, Bakunin’i içinde barındırdı. Elbette ki Marks eleştiriyi, sıklıkla da sert eleştiriyi birçok partnerinden esirgemedi. Birinci Enternasyonalin kısa ömrünün kökeninde bu tartışmaların sertliği olduğu iddia edilebilir. Varsın öyle olsun. Ama bunlara rağmen bu örgüt, gelecekte kapitalizme karşı savaşacak olan kadroların eğitim aldıkları ilk okuldu.

Sosyalizme geçiş

İki gözlem / görüş partinin ve komünistlerin rolü sorununa bizi götürüyor. Birincisi komünist hareket ve ulus arasındaki ilişkiye dairdir. Manifesto’da şu satırları okuruz: “İşçilerin vatanı yoktur. Onlarda olmayan bir şeyi onlardan alamayız. Proletarya önce siyasi egemenliği ele geçirmek, ulusal sınıf konumuna yükselmek, kendini ulus olarak kurmak zorunda olduğu ölçüde ulusaldır, ama sözcüğün burjuva anlamında değil.” 16 Ve “içerikte olmasa bile biçimde proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesi ilk önce ulusal bir mücadeledir.” 17

Kapitalist dünyada proleterler kendi ülkelerinin milliyetçiliği ile aynı düşüncede olmazlar çünkü onlar o ulusa ait değillerdir. Burjuva dünyada milliyetçiliğin işlevi bir yandan ülkedeki işçilerin sömürülmesine, diğer yandan da  yabancı rakipleriyle  mücadele ve emperyalist hırslarını gerçekleştirmede meşruiyet sağlamaktır. Ne var ki, olası sosyalist devrimin zaferi her şeyi değiştirecektir.

Yukarıda sözü edilenler, çevredeki toplumların sosyalizme geçişlerindeki ilk uzun aşamalarla ilgilidir. Aynı zamanda, benimsenen yolların kaçınılmaz çeşitliliğine bir saygının da ifadesidir. Bunun yanında, komünizmin

nihai amacı kavramı proleter ulusların bu ulusal çeşitliliğinin önemini pekiştirir. Manifesto, komünizmin; bireylerin, kitlelerin ve ulusların çeşitliliği üzerine kurulduğunu zaten özlüce ifade etti. Dayanışma hiç kimseyi dışlamaz, aksine hepsinin özgürce gelişmesini içerir. Komünizm, “bireyciliği” övmesine rağmen gerçekte rekabet aracılığıyla, sermaye egemenliği tarafından formatlanmış klonlar üreten kapitalizmin antitezidir.

Bununla bağlantılı olarak yakınlarda yazdığım October 1917 Revolution kitabımdan alıntı yapacağım: Yürüdüğü çerçeve içerisinde stratejinin sınıfsal içeriği tanımlanmadığı müddetçe, ulusal bağımsızlığa taraftar olmak ya da karşı çıkmak çok ciddi yanlış anlamalara neden olur. Kapitalist toplumlardaki hakim toplumsal blok, ulusal bağımsızlığı kendi sınıf çıkarlarını yükseltmek için araç olarak görüyor. Ülkenin emekçi sınıfını kapitalist sömürüye tabi tutarken diğer yandan eş zamanlı olarak da küresel sistem içerisindeki konumunu sağlamlaştırıyor. Günümüzde, Triad’ın (ABD, Avrupa, Japonya ) finans tekelleri tarafından yönetilen küreselleşmiş liberal sistem koşullarında ulusal bağımsızlık, yönetici sınıflara sistem içerisinde rekabet edebilen konumlarını korumalarına olanak sağlayan bir araçtır. ABD hükümeti, bu değişmeyen pratiğin en belirgin örneğini bize sunuyor: Egemenlik, ABD tekelci sermayesinin ayrıcalıklı bir koruması olarak düşünülüyor ve bu anlama gelmek üzere ABD’nin ulusal yasalarına, uluslararası yasaların üzerinde bir öncelik tanınıyor. Bu, aynı zamanda geçmişte Avrupalı emperyalist güçlerin de pratiğiydi ve şimdi de Avrupa Birliği dahilindeki büyük devletlerin pratiği olarak devam ediyor. 18

Bağımsızlığın erdemlerine düzülen methiyelerdeki milliyetçi söylemin amacının, egemen sınıf çıkarlarının hizmetinde çalıştığını gizlemek olduğu anlaşıldığı anda, bunun emekçi sınıfları savunanlar tarafından kabul edilemez olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

Lakin bağımsızlık savunusunu, burjuva milliyetçiliği tarzına düşürmemeliyiz. Bağımsızlık savunusu, sosyalizme giden uzun yolda halkçı alternatifi muhafaza etme açısından hiç de daha az sonuç alıcı bir tutum değildir. Hatta bu yönde ilerlemenin kaçınılmaz koşulunu oluşturuyor. Bunun nedeni, küresel düzenin (ayrıca alt-küresel Avrupa düzeni) yukarıdaki halinden, yönetici sınıfların ortak kararlarıyla asla dönüşmeyecek olmasıdır. Bu noktada ilerleme her zaman, bir ülkeden diğerine değişen, mücadelenin eşitsiz gelişmesinin sonucudur. Küresel sistemin (ya da Avrupa Birliği altsistemi) dönüşümü, çeşitli ülkeler çerçevesinde yürüyen, güçler arasındaki uluslararası dengede değişiklik yaratan bu değişimlerin ürünüdür. Nihayetinde dünyayı değiştirecek, kararlı mücadelelerin yayılması için tek çerçeve ulus-devlet oluyor.

Milliyetçilik ve anti emperyalizm

Doğası gereği kutuplaştırıcı sistemin çevresindeki halkların; anti emperyalist, merkez tarafından dayatılan sistemi reddeden ve bunun için de potansiyel antikapitalist, olumlu, ilerici bir milliyetçilik konusunda uzun bir deneyimleri var. Sadece potansiyel diyorum çünkü bu milliyetçilik, egemen merkezin ulusal kapitalizmlerini yakalayabilecek, ulusal kapitalist bir düzen inşa etmek gibi bir yanılgıyı da teşvik edebilir. Bir başka deyişle, çevredeki milliyetçilik, yalnızca anti emperyalist kaldığı ve küresel liberal düzenle çatışmayı sürdürdüğü müddetçe ilericidir. Bunun dışındaki, küresel liberal düzeni kabul eden herhangi bir milliyetçilik (bu durumda yalnızca ulusal cephe), kendi halklarını ve daha zayıf partnerlerini sömürme ve böylelikle alt-emperyalist güçler olarak iş görme amacı taşıyan yerel yönetici sınıfların aracı durumundadır.

Bu iki zıt ulusal bağımsızlık kavramı üzerindeki kafa karışıklığı ve bununla gelen her türlü milliyetçiliği reddetme küresel liberal düzenden çıkma ihtimalini yok ediyor. Ne yazık ki sol —Avrupa ve diğer yerlerde — çoğunlukla bu kafa karışıklığının kurbanı oluyor.

İkinci bir nokta da, Manifesto’dan hatırlayacağımız, kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak toplumun yalınlaşmış olmasına rağmen işçi sınıfının parçalanmışlığıyla ilgilidir: “Dönemimizin, burjuva döneminin, ayırt edici bir özelliği vardır; sınıf karşıtlıklarını yalınlaştırmıştır. Toplum bütün olarak iki büyük düşman kampa, birbirleriyle doğrudan karşı karşıya gelen iki büyük sınıfa bölünmektedir: Burjuvazi ve proletarya.”19

1848’de zar zor görülebilen bu iki hareket -proletaryanın konumunun genelleşmesi ve eşzamanlı olarak dünya işçi sınıfının parçalanmışlığı- günümüzde çok daha net bir şekilde görülmektedir.

Uzun yirminci yüzyıl boyunca, günümüze kadar, proletaryanın koşullarında daha önce görülmemiş bir genelleşmeye tanıklık ettik. Bugün, kapitalist merkezlerde nüfusun neredeyse tamamı emek gücünü satan işçi statüsüne indirilmiştir. Ve çevre ülkelerde de köylüler, onları egemenlik altına alınmış taşeronlara dönüştürerek bağımsız üretici konumlarını yok eden, gerçekte ise emek gücünü satanların statüsüne indirgeyen ticari ağlara daha önce hiç olmadığı kadar entegre oldular.

Bu faaliyet fakirleştirme süreçleriyle ilişkilidir: Birey  “fakirleşir ve bu fakirleşme nüfustan da zenginlikten de daha hızlı gelişir.” 20 Bu, Kapitalde ele alınıp genişletilen yeniden fakirleşme tezi vulgar iktisatçıların alaycı eleştirilerine konu olmuştur. Ve günümüzde, dünya kapitalist sistemi düzeyinde -gerçekliğin analizi için gerekli olanın tam kapsamını veren yegane düzey- bu fakirleşme Marks’ın hayal ettiğinden çok daha görünür ve gerçektir. Ne var ki, buna paralel olarak kapitalist güçler, emekçi sınıfları ulusal ve uluslararası olmak üzere her düzeyde parçalamayı amaçlayan sistematik stratejileri uygulayarak genelleştirilmiş proleterleşmenin yaratacağı tehlikeyi azaltmakta başarılı oldu.

Manifesto’nun “Sosyalist ve Komünist Edebiyat” başlıklı üçüncü bölümü o dönemin okuruna gerçekten geçmişe aitmiş gibi görünebilir. Burada Marks ve Engels bize, tarihi konulara ilişkin kendi zamanlarına ait yorumları ve yine kendi zamanlarına ait entelektüel ürünleri takdim eder. Çoktan unutulmuş bu sorular bugün, yalnızca arşivcilerin ilgi alanına giriyor.

Fakat, daha yeni, hatta günümüze ait bazı hareketler ve söylemlerle olan benzerlikler aklıma geliyor. Marks, kapitalist yayılmanın mantığına dair hiçbir şey anlamayan her türden reformisti eleştirir. Bunlar sahneden çekildi mi? Marks, kapitalizmin yanlış yaptığı işleri kınayan ama bununla beraber “politik eylemde… işçi sınfına karşı her türlü zorlayıcı tedbirin yanında yer alanların”21 yalanlarını ele verdi. Yirminci yüzyılın faşistleri ile günümüzün sözde dinci hareketleri (Müslüman Kardeşler, Fanatik Hinduizm ve Budizm ) arasında bir fark var mı?

Marks’ın, Marksizmin rakipleri ve ideolojilerine yönelik eleştirileri ve bunun yanında, sözcülüğünü yaptıkları toplumsal çevreyi tanımlamak için gösterdiği çabalar, Marks açısından ve bizim açımızdan, gerçek antikapitalist hareketlerin ilham kaynaklarının çeşitli olmaması gerektiği anlamına gelmiyor. Halkların etkili mücadelesi  ve gelecek vizyonu için gerekli koşul olan yeni bir Enternasyonal kurma perspektifinden doğan bu konuya ilişkin görüşlerimi yakın zamanda ifade ettiğim yere okuyucuyu yönlendiriyorum. 22

Son şarkı

Manifesto’dan anladığım aşağıdaki sözlerle yazıyı noktalıyorum.

Manifesto, uzun uygarlık tarihi boyunca eşi benzeri olmayan kapitalist modernitenin zaferine ve esinlediği dinamizme yazılmış bir ilahidir. Fakat aynı zamanda, Marks’ın her zaman kavradığı ve bize hatırlattığı gibi mekanizması kaos üretiminden başka bir şey olmayan sistemin son şarkısıdır. Kapitalizm, değişimine yol açacak maddi, manevi, politik ve ideolojik tüm koşulları yarattı. Kapitalizmin tarihsel rasyonalitesi bu ürettiklerinin ötesine geçemeyecek.

Marks’ın bakış açısı olduğuna inandığım, Manifesto’dan İkinci Enternasyonal’e kadar Engels’le yaşayan bu bakış açısını hep savundum. İleri sürdüğüm analizler, kapitalizmin uzun olgunlaşma dönemi -on yüzyıl- ve bu olgunlaşmaya dünyanın diğer bölgelerinden sunulan katkılar (Çin, İslamik Doğu, İtalyan şehirleri ve son olarak Atlantik Avrupası), zirve noktası (ondokuzuncu yüzyıl ) ve son olarak iki sistemik krizle (birincisi 1890’dan 1945’e, ikincisi 1975’den günümüze) kendini gösteren uzun gerileme dönemiyle ilgilidir. Bu analizler, Marks’da sadece sezgi olarak var olan düşünceleri derinleştirme amacı taşımaktadır. 23 Kapitalizmin tarihteki yerine ilişkin bu görüş İkinci Enternasyonal’de Marksizm içindeki reformist akımlar tarafından terk edildi ve daha sonra Marksizm dışında geliştirildi. Yerini, kapitalizm yalnızca, gelişmiş merkezlerindeki modele göre gezegeni homojen hale getirdiği takdirde görevini başarıyla yerine getirmiş olacak diyen görüş aldı. Kapitalizm doğası gereği kutuplaştırıcı olduğu için gerçekçi olmayan, kapitalizmin küresel olarak gelişimi yönündeki ısrarlı görüşe karşı, dünyanın devrimci süreçlerle dönüştürülmesi görüşünü ortaya koyuyoruz—medeniyetin çöküşüne doğru yol alan ölümcül iniş çıkışlara teslimiyeti bırakıyoruz.

Notlar

1. October 1917 Revolution ‘ın üçüncü bölümünde bu konuyla ilgili yazdım: A Century Later (Montreal: Daraja, 2017).

2. Karl Marx and Frederick Engels, The Communist Manifesto (New York: Monthly Review Press, 1998), 2.

3. Bu sorunla ilgili daha fazla bilgi için  Class and Nation isimli kitabımın son bölümüne bakabilirsiniz (New York: Monthly Review Press, 1980).

4. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 61–62.

5. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 4–8.

6. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 5.

7. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 9. Editors’ün Notu: “Idiocy” ( ahmaklık ç.n. ) kelimesi yanlış bir çeviridir: çünkü klasik Grekçede Idiotes şehirden ( polis ) dışlanma anlamına gelir ama Almanca’da ahmak anlamına geldiği için, terim Almanca sanılarak  yanlış çevrilmiştir—bu durum Manifesto’nun birkaç çevirisinde fark edilmiştir Manifesto. See Hal Draper, The Adventures of the Communist Manifesto (Berkeley: Center for Socialist History, 1998), 211.

8. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 9.

9. Karl Marx and Frederick Engels, On Colonialism (New York: International Publishers, 1972), 18.

10. Rosa Luxemburg, The Russian Revolution, 1918, available at http://marxists.org.

11. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 17.

12. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 37.

13. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 18–19.

14. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 25–26.

15. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 25.

16. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 35–36.

17. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 22.

18. Amin, October 1917, 83–85. The Implosion of Contemporary Capitalism isimli kitabımın 4. bölümünde  bu sorunu Avrupa özelinde tartıştım (New York: Monthly Review Press, 2013).

19. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 3.

20. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 23.

21. Marx and Engels, The Communist Manifesto, 44.

22.Bakınız “UnitéetDiversité des MouvementsPopulaires au Socialisme” in the book Egypte, Nassérisme et Communisme; and “L’Indispensable Reconstruction de l’Internationale des Travailleurs et des Peuples,” in Investig’Action blog, http://investigaction.net/fr.

Çeviren: Özgür Girişen