Ortadoğu ve Orta Asya Halklarının "diriliş ve yeniden doğuş” günü olan 21 Mart'ta, Amed’de Öcalan tarafından tüm dünyaya duyurulan yüzyılın "Demokrasi Manifestosu”nda da altı özenle çizildiği gibi, değişen dünya ve koşullar karşısında yeni bir başlangıç, yeni bir mücadele biçimi, yeni bir tarz söz konusu. Oysa "bildik ve egemen ezberi bozmayan” yaklaşımların iyiniyetten oldukça uzak bir dilinde ve üslubunda ısrar etmek, açıkça, bu tarihi hamle karşısında bu coğrafyada yaşayan tüm halklara karşı sorumlu davranmamak anlamına gelmektedir.

Diyeceğim o ki, barış ve çözüm dilinin yapıcılığı salt üslupsal bir konu olmayıp, tam tersine "çözüm ve demokratikleşme” konusunda ne kadar samimi ve kararlı olunduğunun da net ifadesidir. Hal böyleyken, 12 metrekarelik bir hücrede dahi yapıcı, saygılı, içten, kararlı, tüm demokrasi güçlerini aynı hatta gören üslubu ve yaklaşımıyla bir kez daha üzerine düşen sorumluluğun ağırlığıyla hareket eden Kürt tarafına karşılık; Hükümetin yer yer "terör örgütü, teröristler” gibi tanımlarla sürece sorumlu olmayan bir dille devam etmesi, kabul edilmeyecek bir tutumdur. Böylesi süreçlerde ne kadar samimi olunduğunu tartacak terazi somut adımlar olduğu kadar, kullanılan dildir de…
İkinci olarak, biz kadınlar, tam da artık "akil adamlar” tanımındaki esaslı yanlışlığın ne zaman farkına varılacak diye tutum beklerken ve de eleştirilerimizi yöneltirken, "akil insanlar” tanımına geçişte de "kadına ayıp olmasın” şeklindeki yaklaşımları da hayretle TV ekranlarından izledik. Her zaman söyledik: bu coğrafyada kadınlar savaştan en fazla zarar gören kesim olsalar da, "salt mağdur” kimlikleriyle anılamazlar. Çünkü büyük bedeller ödemenin yanı sıra son derece iddialı bir "yeni yaşam” yaratmanın hem öznesi oldular ve hem de öncüsü oldular. Bu kadar büyük bir emeğin, kararlılığın sahipleri olarak, mücadele içinde tutsak edilmekten tutalım, tecavüzlere, işkencelere, ölümlere kadar ödemedikleri bedel kalmayan kadınlar, en fazla söz söylemek durumunda olan kesimdir.
Oysa ki, dün açıklanan "akil insanlar” listesinde salt 12 kadına yer verilmiş olması; bu alanda emek etmiş, yer edinmiş, söyleyecek sözü ve yapacak eylemi fazlasıyla bulunan kadınlara yer verilmemiş olması, öyle atlanacak bir durum değildir. Hükümete sormak lazım: bu kadar hayati ve tarişhi bir konuda, misyon üstlenmesi beklenen bir komisyonda yüzde 50 temsil eşitliğinin sağlanmasından neden bu kadar çekindiniz?
Adalet, baştan başlar. Daha en başından, cinsiyetçi kodların özenle korunması, en fazla biz kadınlarda bazı kaygılara yol açmıştır. Burası kesin. O nedenle komisyonun vakit geçmeden, yeni isimlerle güçlendirilmesi elzemdir.
Bir başka konu da, "Geçmişle Yüzleşme ve Hakikatler Komisyonu” meselesidir. BDP de bu konuda Meclis’e bir önerge sunmuş durumda. Çatışma çözümlerinin olmazsa olmazlarından olan "geçmişle doğru temelde yüzleşme ve geleceğin adil bir şekilde inşası” meselesi, asla ve asla acıların yarıştırılması meselesi değildir. Ancak, zaten onurlu ve kalıcı bir barış, korkmadan, çekinmeden, gizlemeden geçmişi sorgulama, yüzleşme, açığa çıkarmadan geçer. Hakikatler açığa çıksın ki, gelecek kuşaklar egemenlerin "resmi tarihi”ni değil, halkların gerçek tarihini öğrensin.
Ancak o zaman gerçek bir barış, gerçek bir yeni toplum inşası başarıya ulaşır. Bu Komisyon da hayatlarından, emeklerinden, canlarından çalınan kadınların eşit temsili olmaksızın asla yaşam bulamaz zaten. Şimdiden hatırlatmakta yarar var…