Sanatçımız, yirmi yıllık sürgün hayatından sonra Almanya’dan Serhat’ın bir şehrine, yani doğduğu ama büyüyemediği topraklarına geri döner.

Havalimanında ailesi ve sevenleri tarafından sevgi gösterileriyle karşılanır.
Hemen ardından ailesiyle beraber bir otobüse binerek köye doğru yola koyulurlar. Kıvrımlı köy yolları, uzaktan seksenli yılların minibüslerindeki zamanları hatırlatır.  Minibüslerin en önünde yaşlılar, arkasında gençler ve kadınlar, ilçeye gidenlerin ayakları arasında gıdaklayan bağlı tavuklar var. Bir taraftan Reso o kadife sesiyle Gula Serhedê’yi okuyor, ses minibüsün üzerindeki kuzuların melemesine karışıyor. Yolcular, camdan dışarıyı izlerken sinema filmi izler gibi seyre dalmışlar kilamın hikayesine .
Otobüs köy girişinde durur. Kahramanımız köy mezarlığına yönelir. Sürgündeyken yitirdiği nice kıymetlisi var, mezarlarını ziyaret eder. Mezarların birinin önünde eğilip toprağı biraz kazıdıktan sonra cebinden çıkardığı bir objeyi oraya gömer. Çocukken o şahıstan aldığı bir emanettir o obje.  Birkaç günlük yalnızlık ve yabancılaşma süreci yaşar. Yılların verdiği ayrılık onu her ne kadar olgunlaştırmışsa da birçok şeye yabancı kalıyordu. Kırk yaşına gelmiş biri olmasına rağmen annesi başını yıkamak istiyor, kız kardeşi ona yüzünü yıkadığı zaman havlu uzatıyordu. Ya kahramanımız sürgünde insan sıcaklığını görmemiş ya da bir annenin evladını en son gördüğü haliyle hatırlayacağını bilememişti.
Babası ona bir sürpriz yaparak üstadı diyebileceği ve çocukken Erivan radyosunda dinlediği bir Kürt sanatçısını gizlice köye davet eder. Ona layık bir karşılama töreni yapılır. Kahramanımız bundan bihaberdir. Mamoste köye geldiğinde, kahramanımız yirmi yıl aradan sonra köyü ilk defa gezmeye başlamıştır. Mamoste öğrencisine gizlice yaklaşır, onu yüksekçe bir yerde  Erivan radyosunu ilk dinlediği yerde bulur. Sanatçımızın elinde duduk, Erivan radyosunu yirmi yıl önce dinlerken doyamadığı üstadı da arkasındadır. Her ikisi aynı anda çalmaya başlarlar. Balabanın sesini hemen tanıyan sanatçımız hayretler içinde kalır, gözlerine inanamaz. Mamoste, ona ‘çalmaya devam et’ işareti yapar ve bu aşkla sanatçımız öyle bir nefesle çalmaya başlar ki adeta yürekler göğe yükselir. Çiçekler, sular, arılar, çayırlar dile gelir.  
Ne var ki Mamoste artık yaşlanmıştır, eskiden çaldığı parçalara nefesi artık yetmemektedir. Yorgun, nefes nefeseyken balabanına hasretle bakar, özenle çantasına koyar. Çantayı, çalarken kendinden geçen, gözleri kapalı  öğrencisinin önüne koyar ve sislerin arasında ilerleyerek kaybolur....
Mamoste, aslında Serhat’a kendisinden sonra bu geleneği taşıyacağına inandığı öğrencisine bir sır vermek için gelmiştir.
Serhad’ın zozanlarında dengbêjlere esin kaynağı olan çayırlarını, kaynak sularını gezerler. Mamoste şagırtına yaklaşarak: ‘Bu, benim belki de Serhat’a son gelişimdir. Yetmiş yıldır peşinde olduğum, en son Evdalê Zeynikê’ye kendisini gösteren o ulvi sesi duyamadım hala’  diyerek öğrencisiyle çayırlarda o sesin peşine düşerler. Mamoste şagırtına vereceği son sırrı için de onu köyün dışına çağırmıştı. Öğrencisi meraktan çatlamıştı adeta, her yeri titriyordu, nefesi tutulmuştu. Mamoste öğrencisine dengbêjliğin en üst mertebesine ulaşacağı sırrı verirken sadece kır çiçekleri, toprak ve hava şahitlik ediyordu. Peki mamostenin yetmiş yıldır peşinde olduğu o ulvi ses neydi?  Mamostenin ‘dengbêjliğin en üste mertebesi’ diye nitelediği dersi ne olabilirdi acaba?
Kısa bir süreliğine Amerika’ya ordan dönüşte de şimdiden hikayesini sizinle paylaştığım, bugünlerde onlarca Kürt sanatçısı ve aydınının ortak hikayesi olan bu serüvene şahitlik etmek için Serhat’a gideceğim. Bu sırrı merak edenler varsa, Serhat’a yani kökenlerimize uzanan bu yolculuğumuzda bize eşlik edebilirler. Eylül’de görüşmek dileğiyle...